Cem Sorguç ile Mimarlıktan Kente, Eğitime Dair Sohbet

Yayıncı: Mimarşiv

Link: Tıklayınız

Yayın Tarihi: 12.2018


KELİMELERİN PEŞİNDE...
C esaret          Bilinç
ntellektüel    Sorunsallaştırarak anlama çabası
M üzik             Ses, organize olmuş ses

eyahat         Geri dönmek
O lgunlaşma   Sakinleşmek
R adyo            İbre ya da hayatımın yarısı, 23 sene oldu...
G izem            Bilmek istememek
U zak              Naz
Ç aba             İnat

DAHA İYİSİ NASIL OLUR?
+Mimarlık eğitimi
Mimarlık eğitiminin bildik kalıbını zorlamasıyla daha mümkün gibi gözüküyor. Modern mimarlık eğitimi ile beraber belli bir şablon ve ekoller içerisinde mimarlık eğitimi alıyoruz. Ama mimarlık da diğer meslekler de hem teknolojik hem de coğrafi kaymalar ve başka nedenlerle dinamik ve düne kadar alakasız bulacağımız disiplinler ile de ilişkilenir hale geldi. Diyeceğim şu ki mimarlık eğitimini külli modernist yapı tekniğinden biraz olsun kenara almak fena olmaz. Bunu yapan, yapmaya çalışan okullar, çabalar da var.  Ekolleri zorlasa da bunu yapmaya çalışan hocalar da var.

Ayrıca eğitime dair ilaveten şunu söyleyebilirim ki bir şeyi çoğaltınca daha iyi olmuyor. Yani okul sayısını ve öğrenci nüfusunu çoğaltınca daha iyi bir mimarlık şu, bu ihtimali doğmuyor.

Mimarlığın birçok alana temas ettiği, edebildiği kabul edilmeli. Mimarlık illa yapı yapmak ya da illa tasarım yapmak değil. Türkiye’deki genel eğitim sorunlarına ilave gelen güncel sorun; ekonomisi, yetişmiş kadrosu, kimliği, fiziki imkânlarını sağlayamayan çok fazla okul olması. Var olanların, daha köklü olanların da muhtelif sebeplerle varlıklarını sağlıklı, tutarlı devam ettiremez hale gelmeleri. Düşük ücretler, uluslararası akademik çalışma imkanlarının kısıtları, politik nedenlerle ürkekleşme, toprağa sinen mutsuzluk, yere karşı yitirilen motivasyon vs..  Mimarlık eğitimi akademik tecrübeye de dayanır. Kontrolsüz, bir heves, artan okul ve buna bağlı öğrenci sayısını karşılamak için akademik ve mesleki tecrübeyi henüz yeterli ölçüde edinememiş kadrolarla eğitim veriliyor. Bunların üstünde asıl mesele meslek seçiminin formülü. Merkezi seçim sisteminden dolayı sevmek zorunda kaldığınız bir hayat parçası ile baş etmek de var.

+Kent
Kenti daha iyi ne yapar sorusunun ya soru şeklini değiştirmek ya da bu soruyu bir süre unutmak lazım. Kentin olmazsa olmazı, bugünün bilgisiyle vazgeçemediğimiz bir takım şeyler var. Ergonomisi, yaşam konforu, güvenliği gibi… Bunlar olunca iyi bir şeyler oluyor ama bunlar olmayınca da o yaşam ve habitat kendi dinamikleri içinde bir yol buluyor. Kenti bütüncül olarak tasarlamak modernizm ile belki de son evresini yaşadı ve ben artık kent planlamanın neye dayandığını bilmiyorum ya da ne kadar planlanabileceğini... Kent kendi başına bir organizma ise bunun bazen aksayan yerleri de var, güzelleştiği yerleri de. Bakışı güzelleşiyor bazen, bazen kucak açıyor ya da itekliyor. Kent yaşayan bir şey, ivmesi farklı olsa da kıpır kıpır. Yaşamın sureti. Fiziki çevre sosyal yapıyı veya insanları da değiştirebilir, tersi de mümkün. Ama ben herhangi bir şeyin başına takılmış “iyisi nasıl olur?” sorusundan sıkılmış durumdayım. Şarkıdaki gibi “kopuktu kopuktu zincir olduramadım, ne yaptım ne ettimse olduramadım” Bunu kadercilik dahili vazgeçmek anlamında söylemiyorum. Belki de iyi, doğru kavramları ile bunların elde edilişleri sorunlu. Şayet bir mesele olduğunu düşünüyorsak bunun görünmez, ele gelmeyen iç dinamiklerini yakalamak fena olmayabilir.  Neticede ne kadar şikâyet etsek de, hadi özelleştireyim etsem de, ben yaşadığım şehri, İstanbul’u seviyorum.  Bu kadar çok şey yapılmasa iyi bir kent olacak. Makul demek çok şey içermemesiyle tarif edilebilir. Bu kenti statik hale de getirebilir tabii. Roma’ya gitmesi, gezmesi güzel ama Roma’lı değilseniz yaşamayı tercih etmeyebilirsiniz. Var olan dinamizmden, kaotik çekiciliğinden, tanımsızlığından dolayı da seviliyor bu içinde olduğumuz gibi benzeri şehirler. Ama kent ile ilgili ayarımız maalesef ya ifrat ya tefrit.

+Mimari 
Rahatsız etmiyorsa iyi mimarlık olabilir. İnsanı şaşırtıyorsa da iyi mimarlık olabilir. Resimde de müzikte de bence öyle. Bir başka şey, ilk bakışta çok alelade geliyorsa da iyi mimarlık olabilir. Bu bir yapma tercihi değil tabii yani şok edeceğim ya da alelade yapacağım diye yapmak olmuyor. Neyi beğenip neyi beğenmediğime baktığımda hep bunları görüyorum.

Dün Tophane’deydik. İnceliyorsun, koca Tophane üç tane malzeme ile yapılmış; taş, tuğla ve çelik. Başka bir şey yok, o dönemde malzeme de sınırlı zaten.  Ahşap olabilirdi o da Tophane olduğu için olamamış. Çok fazla malzeme ile çok fazla şey yapıp çok fazla mana yüklemeye çalışmak bir mesele tarif edebilir. İyi mimarlık, indirgemek. Az bir şeyle mekan çoğaltmak, boşluğu dizayn etmek. Şiir gibi, bir cümle ile söyleyeceğin şeyi bir kelimeye indirgemek. Onun da vezni var, dili var, kafiyesi var. Mühim olan ve yabana atılamayacak bir de işlev var tabii.

Mimarlık bir tür iş dünyası ve bir de alıcısı var bu işlerin. Hatta alıcısı baştan belli. Yapıp kenara koymuyoruz alıcı bulsun diye, dolayısıyla herkesin hazır olması lazım mimarlığın ortaya çıkması için. Yani iyi mimarlık iyi işverenden de geçiyor. Amerika’da şu acayip lotolar var ya, zaman zaman milyonlarca dolar falan veriyor. Bazen idman yapıyorum, kendimi tartıyorum. Bana çıksa öyle bir şey ne yaparım diye düşündüğümde, bir yerde, işveren olmadan sırf kendim için bir yapı yapmaya yeltensem mi diyorum hülyamda ama eminim ki yaptığım en kötü yapı olur. Bütün o meseleler mimarlığı yönlendiriyor, mimarlığın başarısı bunlarla baş edebilmek de aynı zamanda. Rüzgar gibi, güneş gibi, yerçekimi gibi ya da işveren gibi...

+Teknoloji
Soruyu parçalayacak olursam; teknoloji aracılığıyla yapısal, işlevsel, inşai gibi gereksinimlerin giderilme yolunu mu yoksa teknolojinin mimari üzerinden yaşamın sadece ilgili kısmına müdahale ederek hayata adaptasyonunu mu kastediyoruz? Çok hızlı ama endüstri devriminden beri temel yapısı değişmedi.  Tanımları ve sınıfsal ilişkileri temelinde siyasi ve coğrafi formatı değişe geliyor. Bugün teknoloji deyince aklımıza dijital dünya geliyor ve teknoloji cisimden çıkıp dimağ ile ilgili soyut bir şey haline geldi. Örneğin otomobil hızı ve çalışma prensibi dışında yüz yıldır değişmeyen bir teknoloji hala 4 tekerlekli bir binek aracını tarif ediyor. Ama duyu temelli bir teknoloji bizi her gün güncelliyor.  Bugün elli yıl öncenin dev, dünya hakimi otomotiv, enerji, finans, basın şirketleri yerlerini ha gayret devlet ekonomisine sahip software, sosyal ağ şirketlerine bırakmış durumda. Çalışma mekânları ve konutlar da bu gelişimden paylanarak şekilleniyor. Bu işin fiziki, mekânsal tarafı diğer taraftan  her birimizin kulandığı sosyal ağ adresleri, account’ları birer özel mekan olarak soft/dijital kamusal mecrada ikamet ediyor. Bunların tümü mekân, teknoloji ve zamansal değişimlere, yorumlara vesile oluyor. Üretime dair Fordizm sonrası yorumlardan Joseph Pine’ın 90’lar başında ortaya attığı “kitlesel bireyselleştirme” (mass customization)’nin mekânsal tezahürü bir çok anlamda  kendini üretiyor. Mimarinin bu minvalde hayata dair bir karşılığını bulmak şu an güç olsa da teorik ve ihtimaller dahilinde bu bahsettiğim teknolojik kurgu ile temasının süreceği ve muhtelif değişimlere yol açacağı aşikar.

Teknoloji yavaş yavaş bazı alışkanlıkları, filleri de atıl bırakıyor. Okuma gibi, yazma gibi... Ben teknolojinin en çok düşünmeye darbe vurduğunu düşünüyorum. Mesela uzun zamandır oturmuş ve boşluğa bakan kaç insan görmüş olabiliriz? Boş boş bakıyor derler ya o misal. Temkinli bir teknoloji ilişkisi iyi bir şey tabi ama dile kolay. Hayatlarımıza çok hızlı girmesinden ve henüz kuşak bile atlatmamasından dolayı ne yapılacağı, nasıl kullanılıp baş edileceği bilinemeyen bir deformasyon söz konusu. Teknolojinin mimarlık üretiminin bir parçası olmasıyla mimarlık dilinin çoğaldığını, geometrik tariflere ve kısıtlara dayalı ifadenin değiştiğinden bahsedebiliriz. Mimarlık sistemi ve yapma biçimi de değişti. Mimari, yapı elemanlarının organizasyonundan boşlukları değerlendirir hale geldi. Mimari tasarımın ilave parametreleri teknoloji vasıtasıyla kullanılabilir oldu.  Ama inşaat sistemi, istisnaları teslim ederek, yapı yapma alışkanlıkları hala konvansiyonel... Bence biraz muğlak bir hikaye yapı teknoloji hikayesi. Ve uzun…

+Sürdürülebilirlik
Ekolojik anlam ilk akla gelen olmakla beraber burada tartışılacak pek bir şey yok. Olsa olsa ekolojik politikalar üzerinden konuşulabilir. Mekânsal sürdürülebilirlik ise daha mühim olabilir çünkü bizim proje programı dediğimiz şeyler birbirinin içine geçmeye başladı. Biraz önce bahsettiğim teknoloji ile çok sıkı fıkı bir durum. Yapılar çok spesifik yapılar değilse bazı kamusal mekanlar, toplanma mekanları, buluşma mekanları, eğitim mekanları zaman içinde başka kullanımlara dönüyor ya da kendi içinde değişiyor. 15-20 yıl sonra ülkede eğitim sistemi değişirse tüm eğitim yapıları değişebilir mesela. Peki mimar olarak bunu ne kadar kollayabilirsin, bilmiyorum ama işlevsel kaymalar ve mimari programların muğlaklaşması ile ilgili açık plan şemaları falan iyi bir sistem olarak bir tür sürdürülebilirlik.

Çözülebilir yapılar da bir tür sürdürme yöntemi olabilir. Mimaride bize bir yapının 100 yıl ayakta kalması öğretildi. Ama bugün ömrü biçilebilen yapılardan bahsedilebilir.

İlaveten toprak ve mülkiyetle de ilgili bir şey söyleyebilirim:  Toprak ve arazi rantı ve bunun mülkiyete çevrilip yapısallaşması epey acımasız bir şey. Bizim kentsel dönüşüm ya da gayrimenkul sistemi aslında çok programsız ve sert olan sistemin arızalarının büyük kısmı arazi rantında ve üzerindeki yapısallaşmada yatıyor. Belki sürdürülebilirlik süreli kullanılabilen arsalar üzerine konulup kaldırılan yapılar sistemi ile fena olmayabilir. Yap boz kentler gibi... İsterseniz ütopya diyebiliriz ama pratik böyle olunca da hayata geçme ihtimali mümkün. 20-40-60 yıllık projeksiyonlar yapacaksınız. Alın size sürdürme politikası.

Sürdürülebilirliğin başka bir damarı mecburi göçler. İnsanların doğduğu yerde yaşar ve ölemez olması. Zaman içinde yerleşiklik tamamen tarumar olacak gibi görünüyor. Daha mobil bir dünyaya doğru kayıyor iş. Dünyadaki öğrenci sistemi bile inanılmaz bir mobilizasyon. Dünyanın hareketi. Geç kapitalizm gerçeğinin  bir uzantısı, meselesi de kendisinde değil çözüme muhtaç olması ki bunun da bir görünmez el ile çözülebileceğini, planlanabileceğini farzetmek naiflik olur. Ekolojinin makro politikası yanı sıra gündelikte var olan micro hassasiyetleri sürdürülebilirlik içinde tabii ki tarif edilebilir. Bu hareketin mekânsal yansımaları da olacaktır ki oluyor. Daha sosyal, daha başka bir sürdürülebilirlik hikayesi gündemde olmalı da zaten. Yaşamı sürdürmek hikayesi de buraya getiriyor insanları ki yeterince kutsal bir talep.

KİŞİSEL...
+Ne okuyorsun
Genelde 4-5 kitap okuyorum. Hipertekst bir okuma alışkanlığım var, sıçramalarla okuyarak tamamlıyorum, ordan oraya... Jean Starobinski’nin Aklın Amblemleri’ni okuyorum. 2012’de almıştım ilk baskı yaptığında, şimdi geri döndüm. Heidegger Varlık ve Zaman’ı 2008’de ilk basılmıştı. Geçen ay Almanca aslından Kaan Ökten’in çevirisiyle yeniden basıldı, çok iyi bir çeviri, onu okuyorum. Gene başucumda  akademisyen ve turist rehberliğinin getirdiği başka bir bakış açısıyla Sedat Bornovalı’nın Boğaziçi Tarih Atlası var.  Sema Kaygusuz hikâyeleri okuyorum. Bir de şöyle bir okuma alışkanlığım var, yazma sürecini görmek için bazı yazarların dönemsel kitaplarını okuyorum. Hiç bırakmadığım bir şey olarak da tutkulu bir şiir okuruyumdur.

+Ne dinliyorsun
Her şeyi dinliyorum. Çok zor ayrıştırmak. Radyo programı da yaptığım için haftada herhalde 20-30 albüm dinliyorumdur. Ama ne seversin dersen Jaimie Branch dinliyorum jazz ayağından, genç New York’lu bir kadın. Ryley Walker, Dead Can Dance ilk elden bugün için aklıma gelenler.  Marianne Faithfull’un şahane bir albümü çıktı yakınlarda. Elvis Costello da 4-5 sene sonra bir albüm çıkardı, gene şahane. Kıymetli müzisyen Serdar Ateşer 20 yıl sonra gene yeni albümü: “iş işten geçer geçmez ordayım”. Benim müzik dinlemelerim parça parça. Mesela 2 gün boyunca punk dinliyorum. Dönemselleştiriyorum Pre-punk dinliyorum oradan new wave’e sıçrıyorum. Bozlak üzerinden yol yaparak barak ağzına da geçebilirim.

+Ne izliyorsun 
Uzun süredir pek bir şey izlemiyorum, bir dizi konsantrasyonum yok. Bir süre sonra atıyor beni dışarı. En son sinemada Müslüm’ü izledim.

+Hobilerin
Belki de yapar olduklarım. Hobi diye tarif edebileceğim bir şey yok.

+Hayattaki olmazsa olmazın
Kendime ayırdığım bir zaman bölgesi var. Hemen hemen her gün... O, olmazsa olmazım.

+Mesleğinin yenilerine vereceğin 3 tavsiye-fikir
Rol model bellemek zaafları görmemizi engelliyor, buna temkinli davranmak fena değil... Hem örnek almak hem öykünmek bir şeyleri tıkıyor.

Bir başka şey olarak, bugünün dünyasında bilgiye ve veriye çok kolay ulaşmanın faydaları olmakla beraber içselleşmeyince, irdelenmeyince sonuca ulaşmasında mesele doğuyor. Aslında bu derece kaotik bir ortamda, dünyada doğru bilgiye ulaşmak da başlı başına bir iş, beceri.  Ve de sabır. Daha sabırsız bir kuşak diyeceğim ama doğrudan kuşakla değil de durum ile ilgili. O sabırsızlık ufak bir pürüzle karşılaşınca çözülüyor, atalete dönüşüyor. Sabrı gösterirken bunu bir tür beklemek, ertelemek değil faydaya dönüşme ihtimali taşıyan bir damıtma hali diye düşünmek lazım. Diyorum ki; kendinize 10-15 yıl bir şey ayırın bilin ki o yıllar gidecek, onu heba etmek değil daha sonrası için onu biriktirmekle ilgili bir şey yapın. Tabii bu kesin ve tek bir formül gibi algılanmasın, aklımın erdiğince neticesi müphem şahsi bir tavsiye.