Değişen Sergi Mekanları Mimarisi Üzerine…

Yayıncı: İstanbul Art News

Yayın Tarihi: 01.09.2016


"Sanat bir öncü kuvvet midir ki üstlendiği görev kenti dönüştürmeye haiz olsun?" 

*İstanbul Art News - Heval Zeliha Yüksel

Eserle eserin sergileneceği yapı arasında bir gerilim olduğu söylenebilir. Hangisinin öne çıkacağı konusunu hep gündemdedir. Başarılı işleriyle tanınan mimar Cem Sorguç'a sergi mekanları bağlamında bu konuyu sorduk. Küratörlük deneyimine de sahip olan Sorguç, dünya genelinden örnekler vererek bir sergi mimarisinin nasıl olması gerektiğini anlattı.

Öncelikle size değişen sergi mekanı mimarisini sormak istiyorum. Bir sergi mimarisinde nelere dikkat edersiniz?

Sergileme mekanı tasarımının bahsini kabuk dahil bir mimari bütün olarak, yapı olarak mı, bir iç mekan kurgusu olarak mı yoksa mevcutlar içerisinde bir pasaj olarak mı açtığımız önemli. Her kapsamda sergilemelere pasif davranan bir kurgu ile mekan olarak kendini de gösteren, sergilenenlere kendini ilave eden bir anlayış olmak üzere iki farklı damardan bahsedilebilir. Bu ikincisini daha çok yapı ölçeğinde ve kabuğu ile sergilediği tavır olarak görüyoruz. Bulunduğu yerde, şehirde ayrıştırma, ikonlaştırma, işlevsel varlığıyla paralel mimari bir tezahürü olarak çehreleşmesi. Zaha Hadid'in Roma'daki Maxxi Müzesi buna iyi bir örnek; ki Hadid mimarlığının genelinde olduğu gibi iç mekan ile paralel bir kurgusu var. Sanaa'nın NewYork Bowery'deki yapısı da yerinden sakinliğiyle kopuyor ve mekanlarını işlevine rahat bırakıyor ki henüz görmedim ama Herzog&deMeuron'un yeni sonlanan Tate binası da benzer izi taşıyor. İç mekanların katı partisyonlardan oluştuğu Josep Lluis Sert'in Fondation Maeght'ı, Renzo Piano'nun mükemmel Beyeler Müzesi ise başka bir yere tarifli, mekan mimari olarak da size detaylarını sunuyor, bulunduğu kır ile arasında ilişkiyi açık tutuyor. Tıpkı Helsinki şehri ile Steven Holl'un müzesinin ilişkisi gibi. Lafın özü yeri, sergi mekanlarında, içi, duruşu, gayesi gibi nedenlerden dolayı muhtelif tavırlar kollanabilir. Ama sergilemeyi ve çeşitlemelerini sekteye uğratmaması önemli.

Başlangıçtan beri mimarla, mimari eser arasında sanki bir çekişme oluyor diyebiliriz. Bir gerilim var; yapı mı öne çıksın yoksa eser kendini öne mi çıkarsın?

 Aynen bundan bahsediyorum...

O gerilimde siz nerede duruyorsunuz?

Tam ikisinin ortasında bir yerde duruyorum diyebilirim. İç mekan ve sergileme alanlarında sakin bir tavır ortaya koymanın iyi olduğunu düşünürüm. Rol çalmamak, asıl amacı perdelememek, düğünde ikinci gelin olmaya çalışmamak diyeceğim; ama iki gelinli düğün de hiç de fena bir performans oluşturmayabilir diyerek Gehry ve Hadid'i anabilirim. Bu tür yapılar içerinin şehirdeki göz kapısı dolayısıyla mimarinin iyiden iyiye pasifize olduğu bir yapıdansa paylaşımını şehir ile eser ortak paydada, görünmez bir mutabakat zemininde kuran yapılaşmaların makul olduğunu düşünüyorum. Lakin bu bir formül gibi tınlasa da tamamıyla bağlamsal bir politik tavır sergilemeli. Bir şehir yapısı, belleğimizden dolayı sürekli şehir yapısı atfediyoruz, ama bu da başka bir gerilim. Tüm bunların dışında yapısal olarak başka bir işlevin sergileme vs için dönüşümü söz konusu ise buradaki hassasiyet mevcudun hali üzerinde oluşuyor. Dönüştürme, şayet bir tanık yapıysa bu tanıklığını örselemeden, bunu sergilemenin bir paydası kılarak, oluşmalı.

Siz son dönemlerde neler yaptınız sergi tasarımına yönelik?

Sergi tasarımına yönelik yakın zamanda İstanbul Modern'de küratoryal bir deneyimim oldu. Bu aslında içerden mekana çıkmak olduğu için bir mimar olarak fena bir deneyim olmadı. Bunun dışında zamanında dost ahbaba Beyoğlu bölgesinde 19. yüzyıl yapıları içerisinde ufak atölyeler, sergi alanları oluşturmak var.

Küratörlüğünü yaptığınız ve İstanbul Modern'de izleyiciyle buluşan "Geç Olmadan Eve Dön" adlı serginiz kaç metrekarelik bir alana yayılıyordu? Nasıl bir dizilim öngörmüştünüz? Herhangi bir muhalefet oldu mu siz orayı tasarlarken?

200 küsur metrekareydi. Serginin izleğini mekana çevirdik. Mekan da evvelinden belli olduğu için olası kurgu ihtimalleri dahilinde izleği de belirledi. Mevcut ve yaptığınız işe, oluşturduğumuz malzemeye göre kısıtlı bir mekanla baş etmek zorunda olmak da demekti. Temelde birbiri ile ilişkili üç ana parçadan oluşan bir sergi ve bunun bir dizilimi söz konusuydu. Tasarlarken herhangi bir muhalefet olmadı, bilakis İstanbul Modern'in ve oradaki ekibin desteğini, yardımlarını anmam gerekir.

Galerici ya da müze müdürünün mimardan talebi ne oluyor genellikle? Mimarı ne kısıtlar?

Eğer yapı çok belli değilse, bir kere ebat ve sergilenecek eserlerle ilgili elini kolunu bağlamak istemeyecektir, istemiyorlar da zaten. Mesela orası sadece video art üzerine, yani birtakım black box'lar ile üç ay açık kalabilir. Yine enstalasyon ve benzeri bir çalışmayla açık kalabilir. Artık sanatı sadece belli noktalara sıkıştıramadığımız için temsil çeşitliliğinden bahsediyorum. Dolayısıyla galerici, mekanda çok fazla oynadığı için, bunun en belirleyici hali olduğundan hacme ihtiyacı var. Benim bildiğim ve duyduğum kadarıyla veya bize gelenler itibariyle, rahat olmak istiyorlar. Aslında talep edilen hem yüksekliği hem taban alanı hem de mekanların istenilen şekilde esneyebilmesi, bir araya gelmesi ve parçalanabilmesiyle oluşan esnek bir sistem. Bunun eskisinden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Tek katlı ya da üç katlı yapı olması fark etmez.

Çok çeşitlilik olduğu için mi esneklik isteniyor?

Artık sanatın tüketimi külliyen bir tüketim değil; yani siz bir yerden içeri girip öbür kapısından çıktığınız zaman, bütün her şeye hakim olma ihtimaliniz çok düşük. Kendi içerisinde sanat eseri itibarıyla da böyle çok fazla şey olduğunu düşünüyorum. Onun içerisinde belli noktalardan ne alıyorsan alıyorsun ve geri kalanlarını terk ediyorsun. Bu bizim psikolojik dikkatimizle ilgili. Muhtemelen oraya doğru gitti. Zaten şu anda büyük paket olarak sanat tüketimi de bu kare içerisinde, müzikte de aynı şey var. Yani çok kolay ulaşılabilir ve taşınabilir hale gelmesinden bahsediyorum. Edebiyatta da artık bu var; D&R'a girip, en çok satanlara baktığım zaman tamamıyla pasajlardan oluşmuş, derleme kitaplarını, dergiden hallice olanları görüyorum. Dolayısıyla insanlar artık fragmanlarla yaşıyorlar diyebiliriz.

Sanat mekanının bulunduğu yeri dönüştürdükleri, sanat merkezlerinin kentin belli bölgelerini dönüştürmek için öncü kuvvet görevi üstlendikleri söylenebilir mi sizce?

Söylenebilir tabii ve bu daha çok Gehry'nin Bilbao'daki Guggenhim Müzesi ile konuşulur oldu; hatta bu durum 'Bilbao etkisi' olarak da tanımlanageldi. Ben Bilbao'daki gibi, bulunduğu yeri turizm ve buna bağlı ekonomisi ile dönüştürmesinin yanı sıra özellikle bizim gibi topraklarda bulunduğu yerin toplumsal yapısını etkilemesini daha çok önemsiyorum. Kent içerisinde de sanat merkezleri ve sanatçıların adres göstererek yerleşimi, buraların odaklaşmasının ilk elden kulağa iyi gelse de şehir için bazı sakıncaları oluşabiliyor. Memleket özelinde bahsedeceksek ben de soruya, şöyle bir soru-cevap vermek isterim: Sanat bir öncü kuvvet midir ki üstlendiği görev kenti dönüştürmeye haiz olsun?