Betonart Dergisi Ocak 2016 sayısında, NoXX Apartmanı üzerine konuşmalar…



Noxx Apartmanı’nda yapım sürecinde evrilen tasarım kararlarının temel dayanakları daha çok talepler, programatik gerekler ve İstanbul’a özgü bir parselasyonun imkânları herhalde…

Baştan şunu belirtmeliyim ki, yapım süreci tam bir evrilme hali. Tasarıma dair kararları verenin, yani bildiğimiz anlamda mimarın, dayanakları pafta ile karşı karşıya kaldığında veya daha önce var olan nüvelerin yerini bulmuş gibi cisimleştiğinde ortaya çıkmayabiliyor. Yapının yerleşeceği kent parçası, ticari varoluşununtalepleri ve buna bağlı program, mimarisinin kabuğunu oluşturuyor. Bu kabuk metaforundan yola çıkarak yapıyı bir yemiş gibi tahayyül edersek, çekirdeği strüktür kabuk ile bu çekirdek arasında kalan ve yapıyı nedenselleştiren kurgu olarak görebiliriz. Burada kabuk, yapı yerine yerleştikten ve program itibariyle ekonomik gerekçesini tamamladıktan sonra (maliyet-geri dönüş-kâr) atılır. Meyvesi faydaya dönük kullanımdadır. İstanbul’a özgü parselasyon imkânlarından bahsedilebilir mi bilmiyorum. İstanbul’un parselasyon haritası, bir plan dahilinde üretilip etrafı donatılan, belli bir matematiğesahip bir şey değildir, bir nevi mülkiyet paylaşım haritasıdır. Mülkiyet paylaşımlarıda genellikle irrasyoneldir ve 1960’larda ortaya konan kat mülkiyeti kanunu ile toprak üzerinde fiziki karşılığını bulmuştur. Noxx Apartmanı’nda da karşılığını tam bulmayan bir bitişik nizam imar durumu söz konusu ve bu bir tasarım girdisi midir, evet. Fakat bunun bir imkân tanıdığını söylemek güç. Olsa olsa meseleyi kabul edip mimari ile geçmeye çalışmak, durum ile halleşmeye gayret etmek denilebilir. Noxx özelinde yapının malzeme kararları ile strüktürel ilişkileri, işveren-mimar ilişkisinin her iki aktör için de, karşılıklı olarak sağlıklı ilerlemesinin ve sonuçlanmasının teyidi. Burada sac ayağını tamamlayan kent ara kesitini de unutmamak lazım. Moneo’yaşapka çıkararak, “yer”kulak verilirse bir şeyler fısıldıyor olabilir. Rahat bir tasarım ve yapım evresinden de bahsedemeyiz ama anladığım kadarıyla “mimariye rahat batmalıdır”, rahatlık elini kolunu bağlamalıdır. Mimarinin ne yapacağını bilemez hali, sorunsuz halidir…

Az çok mudur peki? Herhangi bir yapıda tektonik bir tutumluluktan çok şartların getirdikleri ile bağlamsal bir ilişki kurduğunda, çok daha cazip ve nitelikli bir sonuç ortaya çıkıyor sanki?

İki zıddın bir araya gelerek birini tercih belirtmesi ya da diğerini dışarıda bırakmasıyla, iki zıddın bir üçüncü tarif oluşturma hali bana daha ilgi çekici geliyor. Çoğaltmamak, fazlalaştırmamak gayretinden çok “ifrata kaçmak” demekten daha çok hazzediyorum… Modernizm içinde şiaraddedilen “az çoktur”, süreç içerisinde muhtelif kapılara tutamak oldu. Ama kalıplaşarak tıpkı Adolf Loos’un “süslemecürümdür” ya da Marx’ın “din toplumların afyonudur” misali, yalnız (öncesiz ve sonrasız), düz okumaların kurbanı olan repliklerden. Modernizmi, işlevden öte “biçimi belirleyen başka liman yoktur”a indirgemek, malumumuz, mümkün değil. Ben modernizme koca bir kafa karışıklığını berraklaştırma evresi diye de bakıyorum… Peki “Berraklaştık mı?” Hayır. Kainat düzleminde belki daha da bulanıklaştı, karıştı ama bunun yanılgı olduğunu kim söyleyebilir… Postmodernizin içinde müzikte Philip Glass, Steve Reich, Terry Riley gibi Uzakdoğu felsefesi ile de karılarak oluşturulan minimalizmin mimari paralelliğine atıfla gene bu coğrafyalardan etkilenen John Pawson’ı anmak mümkün. Pawson “az çoktur”un içerisinde nerede durur? Modern olan bu isimler, görüneni saklayan bol bir duruş sergiler. Hikâyedeki, Doğulu ressamının yıllar içerisinde bir ejderhayı tek çizgi ile ifade eder kıvama gelmesi gibi açıklanabilir. Başka bir noktadan Peter Zumthor ise, modern olduğu tartışılır bir üretim biçimi ve yöntemi dahilinde başka bir az/çok ilişkisini önümüze serer. Bağlamsal ilişki dahilinde “yer”inde ve kaleminde durmayı bilir; tektonik tutumluluğundan da bahsedebiliriz belki…

Bezeme ve azaltma arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz? Cami çinilerinden Cansever’e oradan Semper ve Ockham’a uzanan bir çizgide, bu tür tektonik kararlara ilişkin çözümlerde giderek daha yapıştırmacı ve kolaycı bir anlayışa mı teslim oluyoruz ?

Mimaride tektoniği, yerçekimi ve diğer tabiat güçlerine karşı “denge”de durmak ve bu güçler arasındaki gerilim olarak tarif edecek olursak, özellikle bugün bunu gizlemek ya da başka türlü bir “var”lık gibi ortaya koymak mümkün… GottfriedSemper süslemenin gerekçelendirilebilirliğinden ya da bezemenin sadece süsleme gayesinden ibaret olmadığından bahseder, insan eliyle oluşturulan mimaride bilinçli bir güzelleştirmenin nedenselliğini kabul eder. Ben bu noktada Cansever ile bir paralellik kurabiliyorum. Strüktür tabiatı gereği azalma eğilimindedir ve yapı tarihinin önemli bir kısmıda bunun üzerinedir, açıklıklar, narinleşmeler vs. Semper iskelet tektoniğini de dahil ederek,“giydirme kuramı” ile mimari konstrüksiyonun dört öğesinden biri olarak bahsettiği yapı kabuğunu tektonik kurgunun içine sokar. Bugün tektoniğin bileşkesi olarak strüktürel örüntülerden bahsetmek ve oluşan tektonik formun yapı ontolojisini gizlediğini de görmek mümkün. Ama Semper’i anacaksak, onun ilkel zamanlardan beslenen ve tektoniğin ilk sembolü kabul ettiği, dokumacılık temelli, farklı veya aynı iki malzemenin düğüm ve birleşimi üzerine kuramsallaştırdığı tektonik yorum, mimarlıkla kurduğu etimolojik bağlantı anlamında önemlidir. Özellikle günümüzün kompozit ve çok programlı yapıları için aklımızda tutmamız gereken bir kuram olduğunu düşünüyorum… Ockham’a atfedilen “şeylerin gerekmedikçe çoğaltılmaması”yönündeki tutumluluk ilkesi veya “basitin”diğerine tercihi ise, tektonik deyinceilk aklımıza gelen tarife işaret ediyor. Ockham’ın bütünün yani tümellerin çeşitli temsillerle zihnin ürettiği göstergeler olduğunu ve varolanın sadece tikeller olduğunu belirtmesi mimaride elemanların bütünü kurmasının zihin ürünü insani bir temsil, gösterge olmasına işaret edebilir.Bu,mesafeli bir paralellikte, Cansever’in “Vücuda getirdiğimiz biçimler, inancımızın mimarideki tezahürleridir”tarifiyle de ilişkilenebilir. Ockham’ın bizim elimizden tutacak kıymetleri bellediğimiz kimi kalıpları masaya yatırmak olabilir. Hem Semper hem de Ockham’ı anarak demek isterim ki,“az”ın eli sıkı tutmakla bir ilgisi yok. Çoğaltarak indirgemek veya “çok”tan az üretmek mümkün…