Cem Sorguç: Mimari projeleri uygularken yöntemsel bir sorunumuz var…



İnşaat&Yatırım Dergisi / Mayıs 2013

Gündemde olan Gezi Parkı konusu ile başlayacak olursak, dünyada ilk kez mimari bir yapının toplumsal harekete dönüştüğü vurgulanıyor, orada gerçekleştirilecek proje ve yaşananlar konusunda bir mimar olarak ne düşünüyorsunuz?

Taksim Gezi Parkı’ndaki mesele, oradaki kamusal alanda gerçekleştirilecek olan projenin, yerin asıl kullanıcısı ve sahibi olan kamunun katılımı, hatta bilgisi olmadan gerçekleştirilmek istenmesidir. Oradaki toplumsal hareketin çıkış noktası budur. Ben kişisel olarak böyle gözlemliyorum. Kamusal alanların, kamunun bilgisi dışında gerçekleştirilemeyeceği kanaatindeyim. Bu tarz uygulamalar yüzeysel değil, derinlemesine tartışılması ve bilgi verilmesi gereken konulardır. Taksim gibi sadece bölgenin değil tüm İstanbul hatta ülkenin tamamı açısından önem taşıyan noktalarda gerçekleştirilecek olan projeler için daha titiz bir yol izlemek gerekir.

“Önemli lokasyonlardaki mimari projeleri uygularken yöntemsel bir sorunumuz var”

Bu tarz projeleri uygularken yöntemsel bir sorunumuz olduğunu düşünüyorum. Bunu hem bir mimar hem de şehrin yaşayanı olarak paylaşıyorum. Projeden rahatsızlık duyan kesim yüzde 1 dahi olsa, dikkatle dinlenmesi gerektiğine inanıyorum.

“Mimarideki yöntemsel sorunumuz yeni değil”

Mimarideki yöntemsel sorunumuz yeni değil. Bu 10 – 15 yıllık bir problem değil. Ülkemizde kamusal alanlarının yapılaşması onlarca yıldır konuşulmadan, tartışılmadan yapılıyor. Okul, hastane, meydan gibi alanlar inşa edilirken, düzenlenirken hiç bilgilendirilmiyoruz. Oysa, kamunun ortak kullanımına açık alanlar inşa edilirken yarışmalar düzenlemeli, tüm kent halkı o konuda ısrarla bilgilendirilmeli; halkın fikri, ihtiyaçları, eleştirileri dikkate alınmalıdır.

“Kamusal projeler, mimari yarışmalar ile bilimsel olarak incelemeli”

Kamuyu ilgilendiren projeler gerçekleştirmeden önce mimari yarışmalar düzenlemeli; proje ve bölge bilimsel olarak incelemelidir. Proje kime hizmet edecek, bölgenin mevcut nüfusu kaç kişi, yarın nasıl bir artış kaydedecek, lokasyon olarak nasıl bir ilerleme izleyecek, kent halkı projenin bulunduğu alandan ve projeden neler bekleyecek? Bu sorular bilimsel bir platformda yanıtlanmalı. Bu da en sağlıklı, etaplar halinde gerçekleştirilen bir mimari yarışma ve mutabakat ile sağlanabilir.

“Gezi Parkı gibi kentin bir parçası olmuş alanların kendine has bir kimliği var”

Taksim özeline inecek olursam; Gezi Parkı’nı bağlamları farklı başka bir meydan algısı ve bilgisi ile ortadan kaldırmamız ya da yorumlamımız gerektiği görüşüne katılmıyorum. Park, meydan içerisinde atıl kalıyor, zaten kim kullanıyordu yaklaşımını doğru bulmuyorum. Yeterince kullanılmıyor olabilir ancak kentin bir parçası olmuş ise üzerinde dikkatle durmalıyız. Genelde bu ölçekteki meydanlar bir kamusal ya da idari yapı çevresinde odaklanmış sivil mimari örnekleri olarak hayat bulur; ancak meydan dediğimiz alanı öyle kısır bir tanım içerisine hapsedemeyiz. Taksim’i illa bildik bir meydan vasfı içerisinde konumlandırmak zorunda değiliz. Böyle bir yapılaşmayı Taksim’de ya da kendi özelliğini kazanmış diğer meydanlarımızda hayata geçirmek zorunda değiliz. Çünkü her meydanın biricik ve kendine has bir kimliği olduğu açıktır. Burada tutucubir koruma bakış açısı algılanmasın. Dokunulmaması, yeniden tasarlanmaması değil, bunları bilerek ve yöntemi şeffaf/katılımcı hale getirerek ele alınmalıdır.

“Ülkenin kamusal yapıları yanlış bir yöntem, hatta yöntemsizlik ile uygulanıyor”

Gezi Parkı’nda olanlara ne isim verirseniz verin; orada yaşananlar bir toplumsal hassasiyettir. Yaşananlar birkaç ağacın özelinde, ülkenin tüm kamusal alanlarının projelendirilmesi ve bunu yaparken de toplumun bilgilendirilmemesine, yanlış bir yöntem hatta yöntemsizlik oluşturulmasına da bir tepkidir. Bunu aşmanın basit bir yolu vardır. O da, ülkenin tüm kamusal alanlarının projelendirilmesinde, etaplar halinde uygulanacak mimari proje fikir yarışmalarıdır.

Bu noktada size mimari proje yarışmalarına dair görüşlerinizi sormak isterim?Tüm kamusal alanların düzenlenmesi mimari yarışmalar ile yapılmalı. En azından bu uygulanırsa ortaya hem bir yöntem konulmuş olur. Hem de evveli ve devamı katılımcı ve açık bir süreç izleyen ve tabii ki “dostlar alışverişte görsün” art niyetini içermeyen uygulanacak yapı konusunda daha sağlıklı bir uzlaşma ortamı sağlanır. Ayrıca projenin uygulanacağı bölgenin ihtiyaç, talep ve beklentilerine daha doğru cevaplar bulunabilir.

“Mimari düzenlemelerde en önemli nokta, proje yapılmalı mı, yapılmamalı mı sorusunun yanıtıdır?”

İlgili idari birimler, belirlenen bölge için şehrin o noktasında bir sıkıntı var ve biz burada bir şey yapmak istiyoruz, dediği anda öncelikli olarak kamuya bilgi vermeli, bunu hızla yaymalıdır. Alınan reaksiyonlara göre gidişata yön vermelidir. Burada en temel nokta ise, söz konusu alanda birşey yapılmalı mı, yapılmamalı mı sorusunun yanıtıdır? Bence bu ilk ve en önemli etaptır.

Yarışmalarda nasıl bir yol izlenmelidir peki?

Belirlenen nokta için her şeyden önce bir yapı yapılmalı mı, yapılmamalı mı, bunu sorgulamalıyız? Ardından, orada sözü geçen yapı cami olabilir, okul olabilir, hastane olabilir; o amaca yönelik bir bina yapılmalı mı ya da ne yapılmalı diye sorgulanmalıdır. Özellikle İstanbul gibi önemli bir kente proje kazandırılacaksa yarışmanın mutlaka etaplar halinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Görüldüğü üzere bunların hiçbiri ülkemizde uygulanmamakta, sorunlar tamamiyle bir yöntemsel hatadan kaynaklanmaktadır.

“Binalara karşı maalesef duyarsız bir yakın geçmişimiz var”

Ülkemiz mimarlıkla daha yeni meşgul olmaya başladı. Binalara ve şehre karşı maalesef duyarsız bir yakın geçmişimiz var. Bu yönde bir uyanış olduğunu söylemek mümkün, ortak alanların kullanımı konusunda artık ülkemizde bir hassasiyet söz konusu.

“Binalara karşı başlayan duyarlılık mimari açıdan umut veriyor”

Binalara karşı duyarlılık hızla yerleşmeye başlıyor. Bu, mimar olarak aslında bana umut veriyor. Çünkü insanların binalara, kamusal alanlara, şehre olan hassasiyetinin artması gelecek nesillerin yaşayacakları kentleri yaratma açısından son derece önemli. Mimarinin ve planlamanın odak olduğu son yaşanan güncel olaylar söz konusu kentlerin çok uzağındaki insanların da kulağına bir anlamda kar suyu kaçırıyor. Hem yaşadığın hem de yaşamadığın kentler için söz sahibi olmalısın, algısı yaratıyor.

“Kamusal projelerde mimarlar ya da kent yöneticileri tek başına karar vermemelidir”

Kamusal alan projelendirilmesi sadece mimarların ya da kent yöneticilerinin tek başına karar verebileceği alanlar değildir. İnsanların ortak kullanımında olduğu için, çok geniş bir karar mekanizması olmalıdır. Bu tarz uygulamalar dünyanın gelişmiş ülkelerinde yarışmalar ile belirlenir; hükümet ve yerel yöneticiler tek başlarına “tamam” diyemezler. İşte bunun için, çok katmanlı ve aktörlü bir mekanizma altında düzenlenecek mimari yarışmalar çok önemlidir.

“Şeffaf bir kentsel kurulum formülüne ihtiyacımız var”

İstanbul gibi şehirler, Taksim gibi lokasyonlar için bence tüm ülke halkının söz hakkı vardır. Sadece Taksim ya da Avrupa yakasında oturanlardan ibaret sayamayız. Buralarda gerçekleştirilecek olan tüm projelerde daha demokratik ve şeffaf bir model uygulanması gerekmektedir. Bir anlamda şeffaf ve katılımcı bir kentsel kurulum formülüne ihtiyacımız var.

Bu açıdan yerel yönetimleri ve yerel yönetimlerde mimarların etkinliğini nasıl gözlemliyorsunuz?

Türkiye’de yaklaşık 70 bin mimar olduğu biliniyor. Ancak mimarların yerel yönetimler içerisindeki etkinliği oldukça az. Gerçi İstanbul Belediye Başkanı mimar, daha ne olsun diyeceksiniz; ancak ben kendisini mimar değil başkan olarak görüyorum. Dolayısıyla konumuz dışı. Elbette mimarların daha aktif olduğu bir yerel yönetim anlayışı kentlerin sağlıklı yapılaşmasına katkı sağlayacaktır. Ancak yine de sıklıkla söylediğim gibi kentleri oluştururken bir iki unsur yeterli değildir. Yaşayan çevrenin ve diğer kişilerin de katkı sunduğu bir platformda kararlar alınmalıdır.

Mimarinin son 15-20 yılını değerlendirmenizi istesek…

Son 10 yılda mimaride önemli bir değişim olduğu ortada. Açıkcası bu sadece mimarlıkta değil, farklı disiplinlerde de ortaya çıkan bir durum. Sadece ülkemize özgü değil, uluslararası platformda da benzer bir değişim söz konusu. Bunda son yıllardaki global iletişim oldukça etkili. Türkiye ise buna kolay uyum sağlamış durumda, bunu sağlamada ülke olarak hızlı hareket etme kabiliyetimizin etkili olduğunu düşünüyorum.

“Mimarlık yapma formülü değişti”

Dünyada ve Türkiye’de bir anlamda son 15-20 yılda mimarlık yapma formülü değişti. Cumhuriyet döneminden bu yana gelen bir mimarlık anlayışı var, kabul. Ancak bunların tekil örnekler olarak kaldığını görüyoruz. Son yıllarda durum öyle değil inşaat ekonomisi, yapı – tasarım yaklaşımı değişti.

Mimarlık yapma formülü değişti, dediniz. Bunu biraz açar mısınız?

Artık tüm dünyada tasarımlar çok hızlı yapılıyor. Bu dijital teknolojinin etkilediği bir durum. Eskiye oranla daha hızlı hareket edebiliyor olmak düşünce tarzınızı da değiştiriyor. Buna bağlı olarak da mimarlık yapma formülü değişiyor. Yavaş yavaş kendini ulusal etkiden uzak, dünya diline bırakmış bir mimari anlayıştan söz etmek mümkün. Artısı eksisi tartışılır.

“Bireysel farkları içerisinde barındıran genel bir mimarlıktan bahsetmek mümkün”

Günümüzde yerellik yerine bireysel farkları içerisinde barındıran genel bir mimarlıktan bahsetmek mümkün. Artık, 5 binayı yan yana getirip coğrafyasını size vermezsem binaların nerede olduğunu bilmeyebilirsiniz. Türkiye de son 10-15 yılda bu potanın içine girmiş durumda.

“Artık mimarlar yaptıklarının arkasında duruyor, eserini göstermek istiyor”

Mimarlar önceden sakin, içine kapanık, çizen, ağır başlı insanlar olarak tanımlanırdı. Şimdi bu tablo değişmeye başladı. Artık mimarlar yaptıklarının arkasında duruyor; ortaya çıkardığı eseri göstermek istiyor, daha titiz projeler hayata geçiriyor. Bir mimarlık ofisi yapı tasarlamanın yanı sıra işletme yeteneklerine de sahip olmalı diye düşünüyorum. Buna bir anlamda gelişmiş ülke bazında mimarlık ofisi işletmesi adını verebiliriz belki. Ülkemizde bunu gerçekleştirebilen ofis sayısı henüz çok az.

Mimari alandaki ödülleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mimarlık sektöründe çok önemli ödüller var. Bu tarz ödüllere yönelik başvuruları destekliyoruz. Ancak bu işin ekonomisi üzerinden giden ödül mekanizmalarına dahil olmak istemiyoruz. Bu konuda seçici olmak gerektiğini düşünüyorum. İşin ekonomisi üzerinden giden ödüllerin derdinin her zaman mimarlık olduğunu düşünmüyorum açıkcası. Bir bölümü, şık bir şey yapıp, satılabilir olmasını amaçlıyor. Bu arada da bir ödül mekanizması ile işe renk katmak isteniyor diye düşünüyorum.

“Mimarlığın bir görünen bir de görünmeyen kısmı vardır”

Mimarlığın bir görünen yüzü var, bir de görünmeyen… Derdiniz o popülerlik ise işin görünen kısmına öncelik verirsiniz. Ancak birde oynamadığınız, mimarlığı aşkla yaptığınız kısım vardır. Bu ikisi arasında fark var. Kötülemek istemiyorum ancak ödüllerin, işin görünmeyen kısmını da bulması gerektiğine inanıyorum. Ben ödül mekanizmasını reddetmiyorum ancak derdi gerçekten mimarlık olmayan bu tarz bir ödül sistemini de pek haz ettiğimi söyleyemem. Benim mimarlığım öyle bir mimarlık değil en azından, benim projelerim oraya çalışmıyor.

Yabancı mimarların Türkiye’deki projelere katılımı konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bir dönem yabancı mimarlar Türkiye’deki projelerde daha çok yer alırdı, şimdi nispeten azaldı. Bana böyle geliyor da olabilir. Bu düşüşün bir nedeni de hizmet bedeli olarak yeterli karşılığı alamayışlarıdır. Türkiye’deki mimarlık hizmet ücreti ile yurt dışındaki mimarlık ücretleri arasında nerdeyse 5 kat fark var. Biz, Türkiye’deki mimarlar olarak emeğimizin ve katkımızın karşılığını ne yazık ki her zaman yeterince alamıyoruz. Son yıllarda ülkemizde yabancı mimarlara sadece konsept mimarisini uygulatma yönünde bir trend var. Yabancı mimar konsepti hazırlarken, yerli mimarlar ise tüm detay ve yapı çözümlemelerini yapıyor. Bir anlamda tüm yükü Türkiye’deki mimar üstlenirken etikette reklam amaçlı yabancı mimarı adı geçiyor. Oysa ülkemizde, konsepti hazırlayan mimarlardan daha başarılı işler çıkarabilecek çok sayıda mimar olduğuna eminim.

Mimar gözüyle kentsel dönüşüm çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?

Kentsel dönüşüm konusunda niyetin sorgulanıp paylaşılması gerekiyor. Mevzu medyada, kamuoyunda uzmanlar ile tartışılmalı. Nerelerde yapılacağı, teknik detayları, ortak alanların neler olduğu, park-bahçe oranı, şehrin mevcut morfolojisi, kentsel dönüşümden sonra nasıl olacağı, bunlar hepsi tek tek ele alınmalıdır. Gerçekleştirilen bir iki çalışmanın hüsran izi verdiğini gördük. Hataların hangi noktalardan kaynaklandığı dikkate alınmalı.

Türkiye’deki mimarlığı uluslararası alanda nasıl görüyorsunuz?Mimarlığımızın uluslararası alanda daha fazla hareket edeceğini düşünüyorum. Ayrıca global pazardaki başarılı projelerin iyi noktaları, çevresel ve kamusal hassasiyetleri, ülkemiz projelerinde daha çok yer bulacaktır.

Mimarlığın en temel sorunları sizce nelerdir?

Yersiz mevzuatlar, yönetmelikler… Bunların büyük bir kısmından kurtulmak ya da en azından mimari bazlı hale getirilebilmek gerekiyor. Garip kurallarımız, yorumlamanın güç olduğu öyle mevzuatlarımızı var ki… Mesela 7-8 katlı binada saçak yapmak zorundasınız , oysa böyle bir zorunluluğa ne gerek var? İzah etmek zor… Mimari olarak bu tarz sıkıntılarla mücadele etme imkanınız yok. Yönetmelik olmalı elbette ama yönetmeliklerin ciddi problemleri var, bunlar aşılmalı.

“Mimarlığın sorunları inşaat ekonomisinden kaynaklanıyor”

Söz konusu sorunların büyük bir kısmının inşaat ekonomisinden kaynaklandığını düşünüyorum. İnşaat ekonomisi dediğimiz şey, suistimale oldukça açık bir ekonomi. Sizin derdiniz binayı en işlevsel şekilde konumlandırmak iken, inşaat ekonomisinin etkilediği kişi/birim bunu öncelikli hedefi olarak görmez. Hatta inşaat ekonomisinin getirdiği kötü niyet ile hareket ediyorsa durum bambaşka bir hale geleceği için, sizi de kısıtlamaya başlar.

İSMD üyeliğiniz var…

Evet, İstanbul Serbest Mimarlar Derneği üyesiyim ve yönetiminde yer alıyorum. İSMD’nin formülü, pratikte bina yapan mimarların bir araya gelmesi üzerine kurulu. Ben hem Mimarlar Odası üyesiyim hem de İSMD’liyim. Oda’nın ve sadece mesleki değil tüm sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi gerektiğine inanıyorum. Oda’nın üstlendiği bir misyon var, bunu mimarlık mesleği adına da geliştirmesi gerekiyor. Örneğin kentsel dönüşüm, çok önemli bir mimari konu; Mimarlar Odası bu konuda daha da aktif olmalı, işin hukuki ve toplumsal hassasiyeti yanında fiziki bir tavır da sergilemelidir.

Akademik yönünüz de var, mimarlık eğitimini, genç mimarları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gençler konusunda oldukça olumlu bir izlenime sahibim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde atölye hocalığım devam etmekte. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde de bir dönem atölye hocalığı yaptım. Burada edindiğim izlenimler genç mimar adayları hakkında bana ipucu veriyor. Mimarinin tecrübeyle ayrışacağını düşündüğüm için genç kuşakla ilgili hiçbir önyargım yok. Her kuşağın kendini ifade etme tarzı var, dolayısıyla mesleki anlamda farklı kaynaklardan besleneceklerini düşünüyorum. Kabul, bahsedildiği gibi belki gerçekten daha az kitap okuyan, yazılı basını daha az takip eden bir kuşak var karşımızda. Ancak oldukça pratik zekalı ve üretken olduklarını görüyoruz; farklı kaynaklardan beslendikleri çok açık. Bildiğimiz bilinçlenme ve bilgilenme yöntemlerinin değiştiğini de kabul etmeliyiz.Bunun mimari yansımalarının çok başarılı olacağını düşünüyorum.

Mimarlar, genç meslektaşlarının sahaya inmemesinden yakınıyor, buna katılıyor musunuz?

Kesinlikle katılmıyorum. Bence mimarlık sadece bina yapmak değildir. Ben, bina yapan biri olarak mimarlığın böyle algılanmasından rahatsızım. Mimarlık sadece bina yapmak üzerine kurulamaz. Mimarlığın bazı ifade yöntemleri var; bu yazarak olabilir, çizerek olabilir, animasyon ile olabilir, bunun sosyolojisini yapabilirsiniz. Ancak genç mimarları sahaya inmiyor diye eleştirmek pek anlamlı değil açıkcası. Ben mesleği çeşitlendiren çok renkliliğin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum.

Gezi Parkı ve Taksim’den konuştuk, AKM’nin yıkılmak istenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

AKM niye yıkılmak isteniyor anlamıyorum? Yıkmak yerine başka bir yol denenebilir diye düşünüyorum. Bir bina çürük olabilir, öncelikle onarma yolu denenmelidir. Döneminin en kaliteli malzeme ve bilgi teknolojisi ile yapıldığı açık. Yıkılması şart olan bir yapı değil bence. Ancak fonksiyonelliğini arttıracak, daha güçlüve güncelleştirilmiş bir bina haline getirilebilir. İyi tasarlanmış her yapının kendini ayakta tutan bir statiği, duruşu vardır. Bunu anlamamız ve buna göre davranmamız gerekir. Eski binaları, güncel mevzuata uymuyor, tehlike arzediyor diye yıkalım! Bu doğru bir yaklaşım değil; o zaman Ayasofya ya da Sultanahmet’i ne yapacağız?

Son olarak kurucusu olduğunuz CM Mimarlık hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

CM Mimarlık 2001 yılında kuruldu. Mimarlık ve iç mekan tasarımı alanlarına yönelik üretimler gerçekleştiriyoruz. Nişantaşı’nda bulunan ofisimizde profesyonel mimarlardan oluşan 10-12 kişilik bir ekip yer alıyor. Biz CM Mimarlık ekibi olarak; fiziki konum, zaman – yapım maliyeti ekonomisi, kullanıcı ve fonksiyonel kriterlerin doğru, estetik ve bilimsel şartlar doğrultusunda paralel ele alınarak, üslup ve genel geçer eğilimlerin baskısı altında kalmadan, çağdaş, teknolojik, çevreye duyarlı bir tasarım anlayışı ile ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Bu bilinçle hareket eden ekibimiz; birbirinden çok farklı ölçekteki konut yapıları, eğitim yapıları, karma kullanıma yönelik projeler, kentsel tasarım projeleri, kültürel yapılar, ofis yapıları, renovasyon ve restorasyon projeleri, turizm ve konaklama yapıları, ticari yapılar, endüstriyel yapılar ve yarışma projelerinin üretimine imza atmakta.