Cem Sorguç’un “Türkiye’nin Konut Macerası” başlıklı röportajı İstanbul Art News’te…



“Türkiye’nin Konut Macerası”

Türkiye’nin yüzünü Batı’ya dönmesiyle beraber konut maceramız nasıl bir seyir izledi? Cevabı “VitrA Çağdaş Mimarlık Dizisi” kapsamındaki “Geç Olmadan Eve Dön” sergisinde. Bilgi, belge ve sanal arasındaki sınırların muğlaklaştığı sergiyi, küratörü mimar Cem Sorguç’la konuştuk.

ERMAN ATA UNCU: Şehir turunuzda Instagram hesabınızı şenlendirmek için fotoğrafını çektiğiniz ArtNouveau binada acaba ilk kimler oturdu? Kentsel dönüşüm sonucu kirası astronomik düzeylere çıkan tipik 1960’lar apartmanı zamanında hangi kentsel planın bir parçasıydı? Televizyonda sürekli reklamları dönen yeni tip siteler, gökten zembille mi indi, yoksa belli bir tarihi gelişimin durakları mı? İstanbul Modem’in ev sahipliğindeki “Geç Olmadan Eve Dön”, mimarinin gündelik hayata en çok dokunduğu yerlerden birini, konut meselesini odağına alıyor. VitrA’nın Türk Serbest Mimarlar Derneği’yle işbirliğiyle düzenlediği ‘VitrA Çağdaş Mimarlık Dizisi’nin beşinci ayağı “Geç Olmadan Eve Dön.” Her sene belirli bir mimari yapıyı odağına alan serinin Türkiye’nin hiç bitmeyen konut meselesine yaklaşımı, yüzümüzün Batı’ya döndüğü Tanzimat döneminden bayrağı alıyor, kooperatifçilik anlayışının tarihe karıştığı 2010’lara kadar götürüyor. Mimar Cem Sorguç’un küratörlüğünü yaptığı sergide belgeler, veriler Türkiye edebiyatından evle ilgili pasajlara yol veriyor. Cevdet Erek’in zillerle, elektrik kablolarıyla kurduğu düzeneği Ceren Oykut’un desenleriyle konuşuyor. Sorguç’la buluştuk, serginin çıkış noktasını, Türkiye’nin konutl macerasını konuştuk.

Sergi fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Nasıl dahil oldunuz?

Vitra Çağdaş Mimarlık Dizisi’nin zaten yıllardır yaptığı serinin bir parçası bu sergi aslında. Bu seneki tema konut olarak belirlenince danışma kurulu da seginin küratörlüğü için beni aradı.

Serginin hazırlığı tam olarak ne kadar sürdü?

İlk konuştuğumuzda önümüzde kısıtlı bir zaman vardı. Herhalde Ekim gibi bana ulaşıldı, yaklaşık 15 gün sonrası için de bir sunum hazırlamam istendi. Normal koşullarda bu konu üzerine böyle bir sergi bence bir yıllık bir çalışmayı gerektirir. Bu yüzden o ilk sunum sonrasındaki altı ay, oldukça yoğun bir efor gerektirdi.

Sergide Cevdet Erek, Ceren Oykut gibi sanatçıların çalışmalarıyla, belgelere dayalı araştırmalar arasında belirgin sınırlar yok, her şeyin iç içe girdiği bir düzen var. Sanatçılarla nasıl bir çalışma gerçekleştirdiniz? Araştırma sürecine onlar da dahil oldu mu?

Bu benim ilk küratörlük deneyimim. O yüzden içindeyken nasıl ilerleneceğini tam bilmediğim bir süreç oldu benim için. Ama belki de mimarlığımın da etkisiyle ilk önce bir strüktür kurmam gerektiğini düşündüm. En çok zamanımı da o strüktürü kurmak aldı ve daha ilk sunumdan itibaren bu proejeye kimlerin dahil olabileceğini düşündüm. Genelde de süreci zonlara ayırarak ilerledim. Sosyolog, müzisyen, araştırmacı gibi farklı disiplinlerde çalışanlar üzerinden ne kurulabilir gibi bir şey vardı akımda. O strüktürü kurduktan sonra aslında yavaş yavaş bazı şeyler belirmeye başladı. Cevdet, Ceren ve Hilmi (Tezgör) zaten önceden beri tanıdığım insanlar. Akademik tarafta da İpek’le (Akpınar) Funda’yı (Uz) tanırdım eskiden. Ekipte daha önceden tanımadığım bir tek videoyu çeken İdil (Ergün) ve veri görselleştirmesini yapan Deniz Cem (Önduygu) vardı. Tüm bu isimleri belirlerken o strüktür içinde nasıl yer alınabilir, ana tema etrafında nasıl birleştirilebilir gibi sorular üzerinde düşündüm. Önceden önemsediğim birkaç şey vardı: Bir tanesi, bu insanların ortak çalışma kabiliyetine sahip olup olmadığıydı. Diğeri ise ne yapacaklarından çok ne yapmamaları gerektiğini bilip bilmedikleri… Bu isimlerin hiçbiri hem disiplinleri hem de işe bakışları dolayısıyla beni sıkıntıya sokmadı. İş üzerine çalışırken de hepsine önceden bir metin verdim, bir de resmi olmayan konuşmalar yaptım. O da genel temayı belirleyen bir şey oldu. Onun dışında olabileceklere de fırsat tanındı tabii ki. Mesela Cevdet’te illa ses üzerine bir şey yapsın diye konuşmadık. Çünkü her ne kadar sesle ilgili çalışmalar üzerine yapışmış olsa da onun kavramsal olarak nasıl güçlü bir bakışı olduğunu biliyordum. Mimari kökenli olduğu için o bahsettiğim strüktür noktasında çok iyi anlaşıyoruz. Aslında herkes oturduğu koltuğa, deneye deneye yerleşti. Ama yerleşti. Ve son ana kadar, 31 Mart’a kadar herkes bifiil işin içindeydi. Sıçramalar da yaşandı… İnsanlar birbirlerinin alanlarına müdahil oldu bütüne dair bir şeyler söyledi. Ve bu da tam benim tercih edeceğim bir şeydi.

Sergi İstanbul’un kozmopolit bir yapıya bürünmeye başladığı dönemle, 1890 sonrasıyla açılıyor. Bu tarihin öncesi ve sonrası arasında konut kavramı açısından nasıl bir fark var?

Aslında o tarihle başlamasının çok pratik bir sebebi var. Nereden başlanması gerektiği kafamdaki en baskın soruydu. Çünkü malûm, konut binlerce yıllık tarihi olan bir mesele. Hem o hem de dokunduğu birçok yeri olan bir tema. Mimari tarafından tutabilirsiniz, ev içine dair bir şeyler yapılabilir, odağa eşya alınabilir, coğrafi ya da tarihsel bir açıyla yaklaşılabilir. Dolayısıyla meseleyi bir üst başlıkta toparlamanın yararlı olacağını düşündüm. Tabii ki sergideki haliyle de çok geniş bir mesele. Ancak bu başlangıç noktası en azından buraya ait bir şey söylemenin imkânını veriyor. Bir de aslında yerel bir çerçeve çizerken, buranın yüzünü Batı’ya döndüğü, pre-modernizm ya da modernizmin konut fikirleriyle tanışıldığı bir tarih bu. Tabii bir de 19. yüzyılın ikinci yarısının endüstri devrimine sahne olması da bir etken. Çünkü bu topraklar için de önemli bir tarihi dönem bu. Hem entelektüel hem de -Kırım Savaşı sonrası angajmanların etkisiyle- ekonomik olarak Batılılaşma hareketi söz konusu dönemde başlıyor. Konut dediğimizi de ayrıştırmak lazım. Odaklandığınız zaman kelimeler de üzerilerindeki tozları atıyor. Konut kelimesi, her zaman sadece eve işaret etmiyor, daha çoğul bir şeyi tanımlıyor. İnsanın kendi kendine yaptığı bir şey değil konut. Mesela Türkçe’de ev yapmak diye bir deyim vardır, konut yapmak gibi bir kalıp kullanılmaz. Dolayısıyla konut kelimesi daha farklı bir tipolojiye, yan yana ya da üst üste yayılan yapılara işaret eder. Bunun tarihi de kira evi ya da apartman dediğimiz yapıların, Batılılaşmanın etkisiyle Fransa’dan buraya gelmesine, sonrasında Cumhuriyet dönemindeki endüstrileşmeye ve barınma sorununu ortaya çıkartan göç yıllarına dayanıyor. İlk önce fiziki yapılar mı buraya geliyor, yoksa hayat değiştiği için mi fiziki yapılar buraya geliyor sorusunun cevabı bende hâlâ muğlak. Ama ben bunların daha çok Tanzimat’la başlayan Batılı hayatın fiziki tezahürleri olduğunu düşünüyorum.

Sergiden ortaya çıkan başka bir sonuç da konutun hep sorun kelimesiyle beraber anıldığı…  Sizce nedir bunun sebebi?

Tam da meselesiyle beraber kodlanan bir şey. Çünkü öyle konut olmaya başlıyor. Engels’in ‘Konut Sorunu’ diye bir kitabı vardır. Orada anarşistlerle bir polemiğe girer. O noktada sorun olarak renk vermeye başlıyor. Tabii bu, tamamen endüstri devrimi dönemine özgü bir durum olarak da kabul edilemez. Ancak o dönemde ortaya çıkar. Üretim faaliyetlerinin ve dolayısıyla sınıfsal düzenin de değişmesiyle beraber insanların çalışma gayesiyle hareket etmeye başlamaları barınma sorununu doğuruyor, malum. Bir de merkez ve periferiyle metropolleşme, dolayısıyla çalışanların konut ihtiyacı doğuyor. Bunun nasıl çözüleceği yüzyıllardır üzerine düşünülen bir şey zaten. Hatta daha da geriye gidersek ta Mısır piramtilerinde çalışan işçilerin barınma sorununa kadar götürülebilir bu durum. Ama oraya da gitsek konu dağılacaktı. Benim üzerine düşündüğüm nokta bunun sorun olarak başlayıp halen öyle devam etmesi… 19. yüzyıldan beri süregeliyor ve halen aynı soru soruluyor.

Aynı zamanda barınma ihtiyacı dışında konutların yeterince ‘çağdaş’ olup olmadığı da bu sorunun bir parçası gibi görülüyor…

Evet çünkü konut bir taraftan da sınıfsal ve sosyal statüyü simgeliyor. Geçmişte de böyleydi, bugün de… Emlak reklamlarından, yer seçimlerinin nasıl yapıldığından, konutların mimari karakterlerinden görüyoruz bunları. Nerede, nasıl bir evde yaşadığın, başlı başına bir tarif içeriyor. Modernizm de tam bu iyi mekân kurgusunun barınma meselesiyle kesiştiği noktada yer alıyor. Oradaki en büyük artılarından biri o. Her ne kadar modernist konut sistemi daha sonra Charles Jencks’in eleştirilerinin merkezinde olsa da, bugün hâlâ geriye dönüp baktığımızda modernizmin iyi mekân, iyi konut, iyi bir mimari ve endüstriyelleşmeden transfer seri üretimi kesiştirdiğini görüyoruz.

Cumhuriyet tarihinin konut politikalarını incelediğinizde en büyük dönüşümün yaşandığı dönem sizce hangisi?

Konutla ilgili en büyük çalışmalar 1950’lerde başlıyor. Daha öncesinin Zonguldak amele evlerini ya da Sümerbank konutlarını saymıyorum. Bunlar belli üretim mekânlarının yanında yapılmış işçi ya da memur lojmanları. Ama kentin içerisinde, onun dokusuna da işleyen, genleşmesini sağlayan ve yine Batı’daki konut kentleşme ideallerini barındıran birçok proje yapılıyor 1950’lerin başında. Bunların bir tanesi Emlak Bankası’nın yaptığı Ataköy projesi, bir diğeri de Levent projesi… Bu projeler hem kentin genişlemesinin işaretiydi hem de kentsel olarak bir şey diyordu. Tabii ki bugünden bakınca da, tarihi olarak da sorgulanabilir. Ama şehrin gelişimini ve yerleştiği yerleri düşününce bence çok yararlı yönleri olan hamlelerdi. Ataköy, havaalanının çevresini değerlendiriyordu. Levent ise Şişli istikametinde gelişen bir aksın üzerindeki uydukent teorisiyle kurulmuştu.

Bugün TOKİ’nin toplu konut anlayışını o dönemin kooperatifçiliğiyle karşılaştırınca nasıl bir resim çıkıyor ortaya?

Türkiye’de kooperatifçilik, kelimenin tam anlamıyla hayata geçmese de onun birtakım nüvelerini içeriyordu. Çünkü kooperatifçilik, adı üstünde biraz daha sözü ve katılımı fazla olan bir şey demekti. O kooperatifçilik içerisinde insanlar, gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, en azından yaşam tahayyüllerini dile getirebiliyorlardı. Neresinden bakarsanız bakın, sosyal bir tınıya sahipti. Birilerinin plana bakıp sizi ilgilendirecek kararların hepsini kendi kendisine aldığı, sonra da bir banka hareketiyle içine girdiğiniz yerler değildi bu dönemin konutları. TOKİ’de durum biraz böyle. Evrile evrile bu hallere geldi tabii ki. Ataköy ve Levent’i yapan bir hareketin TOKİ’leşmesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla TOKİ’nin kentsel kaygısı o zamanki gibi yüksek değil. Mekân kullanımı ve üslupla ilgili birçok sorunu var. Tabii barınma ihtiyacı olanlar için ucuz konut yapmak, niyet açısından bakıldığında çok iyi bir şey. Ama TOKİ’de niyetin doğru, yöntemin yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu proje bir mimar olarak sizin konuta bakışınızda bir değişikliğe yol açtı mı?

Ben aslında çok konut üreten bir mimarım. Bizim ofisimiz yıllardır farklı ölçeklerde konut üretir. Tek ev de yapar, apartman da… Belli bir metrajı olan vaziyet planı ölçeğinde, ada bazında da konut üretiyoruz. Dolayısıyla konut, barınma meselesi gibi alanlar zaten üzerinde düşündüğüm konulardı. Ancak bu proje, meselenin biraz daha farklı noktalarını görmemi sağlamış olabilir. Dar zamanda bazı şeylere yoğunlaşıp o perspektif içerisinde hepsine biraz daha yoğunlaştığınız zaman mukayeseler çoğalıyor. Mesela halihazırda 1950’lerin konut projelerine meraklıydım. Türkiye’de o dönemde neler yapılmış, dünyada nasıl uygulamalar geliştirilmiş, bunlara zaten bakıyordum. Mesela bir önceki soruda TOKİ’yle Emlak Bankası’nın ilk döneminin mukayesesini zaten biliyordum. Ancak bu çalışmayla beraber o mukayeseyi teorize etme imkânı çıktı. Bence konut zaten mekânsal olarak konuşulacak en son konu. İki oda mı, üç oda mı, mutfağı, banyosu var mı? Mesele bunlar değil. Asıl mesele kent hayatı içerisinde konutu konuşmak.