“Dış İç” – Cem Sorguç / Istanbul Art News / Nisan 2015



İç mekân yaşamın bedenleşmiş halidir. İlk elden nasıl bir mekanda yaşayacağımızı belirleyebildiğimiz gibi bunu zamana da bırakabiliriz. Yaşadıkça mekan bize, biz mekana uyarlanırız. Bir bütünü parçalayıp ayrı ayrı sorunsal bellediğimiz bütüncül mimari mesele dahilinde, iç mimari diye telaffuz ettiğimiz, olası çözümün bir alt öğesi. Bir vücut arazında nasıl ki neden olan etkenleri ve doğan hasarları bir bütün dahilinde değerlendirmek ve iyileşme sürecinde bir bütünü kollamak söz konusu ise mimarlık ve iç mekan tasarımında da benzer bir süreç, niyet söz konusu. İç mekan tasarımının ait olduğu yapıyı gürbüzleştirdiği ya da sağalttığı gibi, hastalıklı bir hale getirmesi de mümkün. Tefriş ya da malzeme ile mobilya döşeme dediğimiz şey kendisine yer bulan bir mekandan, zemin, tavan, duvardan, mekan tanımlayan başka bir belirleyiciden, ayrı düşemez. Bir koltuk manzaraya, manzara pencereye, pencere cepheye tabidir. Koltuk manzara ile beraber davranır. Tersinden gidersek manzara koltuğun yerine karar verir. Bu ilişkiyi sağlayan ve ortalarında yer alan pencere mimari bir elemandır ve cephe etkendir.

İç mekan tasarımının yapının tektoniğinden sıyrıldığı bu nokta, ‘iç mimari’ ile ‘dekorasyon’un birbirinden ayrıştığı nokta. Yaklaşık 100 yıl önce Adolf Loos’un dile getirdiği ve aslında bağlamından koparınca var olan kıymetini yitiren, sapan “Tezyinat cürümdür” repliğinden mülhem bir açılıma girmek çok mümkün ama ben Loos nezdinde, konunun nispeten politik temelli reddiyesinden ise dekorasyon ve süslemenin atbaşı giden karmaşasından dem vurmak islerim. Çünkü Loos’un eleştirisi dekorasyon için değildi. Fakat, bugün bizim iç mekan dahilinde buralarda rastladığımız, dekore etmek güdüsü ile süslemek… Dekorasyonun tabi olduğu yapısal angajmanın seyreltildiği yerde ya da yapının bu alanı terk ettiği noktada iç mekan tasarımı ilişiğini kaybediyor, üçüncü boyut eksilip ikinci boyutta tasarlanır hale geliyor. Kaybolan hacim yüzeysel ve nesnesel illüzyon ile dirilmeye çalışıyor.

Ölçek büyütelim. Kentsel dönüşüm diye tabir edegeldiğimiz ‘yenileme’ projeleri ile de benzer bir yakınlaşma var. İç yüzey ile beden arasında takınılan tavır aynı. Kaplamalardan ve malzeme çoğaltmalarından ibaret kütleler, adeta iki boyutlu dekore edilmiş bir iç mekan yüzeyi gibi.

Bunun birkaç nedeni var. En başatı kentsel dönüşümden anladıklarımız, daha doğrusu kentsel dönüşüm yorumumuz. Kaldırılan yapının yüksekliğinin ve kapladığı alanın artırılarak kat be kat çoğalan metrekaresi içerisinde sıkışılıp kalman kütle kurgusu. Bir diğeri ise kütlesel ve kentsel hassasiyetinin dikkate alınmaması, hatta bundan bihaber olunması. Dolayısıyla ortaya çıkan bu kalıbın iç mekan duvarları gibi giydirilme gayesi, refleksi.

Yüzey olan kaplama bir zarftır. İçini ya gizler, korur ya da merak uyandırır, dikkat yoğunlaştırır. Benzer olarak bir yapı zarfı da onun derişidir. Gayelerinden biri içeriyi korumak olsa da, aslen bünyesini, fiziğini dışa döndürür. Varlığına dair bir tanımlama öğesidir. Bu kez koltuğun dışarı ile ilişkisinin sorunlu olan ara-yüzüdür.

Artık binaların, apartmanların, evlerimizin dekorasyonu sokaktan başlıyor, bizi karşılıyor. İç-dış birliği bu olsa gerek. İşin tuhafı yenilenen her yapı, gıcırlaşan her mekan çoğu gören göz için dahi kıymetini, görsel değerini sadece yenilenmiş olmasından alıyor.