“Geç Olmadan Eve Dön” XOXO The Mag. portalında…


02
Yazar: Güzin Öztok
Cem Sorguç, Funda Uz ve Aslı Altay ile VitrA Çağdaş Mimarlık Dizisi’nin beşinci sergisi üzerine konuştuk.

Sergi farklı parçalardan oluşuyor, bu durumu sevdim. Bu parçalı duruma paralel bir şekilde, serginin ilettiği soruları da düşünerek merak ettiğim konular var; “Geç olmadan eve dön” sözü kim için kullanılır? Bu sözün ayrımcı bir tarafı var mı?

Cem Sorguç: Bence yok, çünkü bana da söylenmiş bir söz. Halen de söyleniyor. Cinsiyeti ya da yaşı yok.

Aslı Altay: Cinsiyeti yok ama biraz çocuklukla ilişkilendirilebilir galiba.

Cem Sorguç: Aslında doğrudan onunla, aidiyetle, yerleşiklikle ve adresle alakası var. Dolayısıyla aidiyeti, ikameti ya da evi olan herkese diğeri tarafından söylenebilir.

Aslı Altay: Tabi bu isimle ev fikrine geri dönmek de söz konusu. Serginin önerdiği mesele bu.

Cem Sorguç: Evet, bu da ikinci anlamı. Ev ve konut mefhumu üzerinde “Ev neye denir? Niye bu gayrimenkul içinde biz ev, konut ve emlaktan bahsediyoruz ama yaşanan yerlerden bahsetmiyoruz?” sorularını içeriyor. Yani sergi barınılan yerleri bir kez daha düşünmekle ilgili.

Funda Uz: Bir arkadaşımın annesi dalga geçmek için “Konutta peynir bitti.” diyormuş kızına. Yani aslında biz mesleğin içinden olanlar barınma pratikleri üzerine üretiyoruz, akademik ortamda da çok tartışılıyor ama serginin başlığı evin anlamına yoğunlaşmak ifadesini taşıyor.

Konut genel bir isimken evin özel bir yeri işaret ettiğini varsayıp kamusal ve mahrem olanı ayırıyor diyebiliriz o zaman. Sergide pek çok farklı konut sorunu üzerine yazılar ve sorular var. Bu anlamda “evsizlik” gibi bir konuyu da görmek isterdim…

Cem Sorguç: Konu, insanların barınma sorunundan ziyade konut serüveninin kendisi. Barınma ihtiyacından nasıl bir mekan yaratılır ya da bunun uzantısı olan ‘gezi hali’nde insanların oraya geçici barınak oluşturması, parkta yatıp kalkması buna dair denilebilir. Konu, konut ve barınma sıkıntısı olmadığı için buna değinmiyor.

Ama sergide barınma hakkından bahsediliyor ve bu konu ister istemez aklıma geliyor.

Cem Sorguç: Bahsettiğimiz aslında barınma hakkının yanlışlığı. O çok başka bir konu. Bence onlar, sapla saman. Birbirine çok karışmaması gerekiyor.

Aslı Altay: Bir de şu var; pozitif anlamda son derece öznel bir sergi bu. Dolayısıyla ev-konut meselesini tabii ki başka biçimlerde işlemek mümkündü. Cem’in bir mimar olarak konut da üretiyor olması bir yana, herkesin kendi bakışını ve katkısını yansıtabildiği bir ortak tartışma alanı oldu. Ama asla barınmaya dair herşeyi kapsama gibi bir iddiası yok zaten.

Cem Sorguç: Zaten Habitat vb. birtakım topluluklar bu konuları uluslararası ölçekte irdeliyor. Onlar yapıyor biz yapmıyoruz anlamına gelmesin tabii, ancak bu serginin konusu değildi, o konuya girdiğimizde başka yerlere gitme ihtimali çok yüksek ve bu durumda sergi çok dağılabilirdi. Serginin meselesi bir yeri bir yere sıkıştırmaya çalışmak; çünkü konut çok geniş bir alan. Bu nedenle baştan beri nirengiler alma ihtiyacı vardı. Yoksa barınma ve evsizlik üzerine de yüz farklı şeyle sergiye dahil olunabilir.

Funda Uz: Cem’in başından beri işaret ettiği üzere hem çok çetrefilli bir konu hem de çok katmanlı. Pek çok disiplinde karşılığı olan bir mesele. Sergi bir en kesit alıyor gibi, bu kesit bir sürü katmanı aynı anda okumaya çalışıyor ve onun karşılığı olabilecek farklı görüntülerini bir araya toplayan bir kanvas gibi görüyorum ben. Üç boyutlu bir kanvas gibi. 19. yüzyıldan günümüze gelen bir sergi ama daha da geriye çekilip Çatalhöyük’ten de başlayabilirdi örneğin. Son yirmi yılı da alabilirdi. Yine bir sürü meseleyi tartışıyor olurduk her iki durumda da. Bunların hepsi birer seçim. Onları kritik eşikler olarak görmek ve projeksiyonu öyle tutmakla ilgili bir seçim bu. Sergiyle ilgili üretilecek eleştirilerde “Bu seçimi karşılıyor mu?” sorusunu tartışmak bence önemli. Ben bu soruyu karşıladığını düşünüyorum.

Aslı Altay: Bir izleyici olarak serginin içinde aslında tam da bu durum hissedilebilir bir şey. Senin de başta belirttiğin gibi sergi çok parçalı bir yapıda. Kronolojik dizginin yer aldığı yüzeyin perfore olması zaten bu okumaların ve parçaların artabileceğine işaret ediyor. Yani bu bitmiş bir dizgi değil, artabilir, eksilebilir, değişebilir. Serginin görsel kimliğinde de durum böyle, bütünü görmeden parçalar arasında geziyoruz ve herkes kendi deneyimleriyle boşlukları dolduruyor, yeniden üretiliyor.

Akıllı ev tasarımının karşısına mülteciler için geçici barınak tasarımını getirebilir miyiz? Sorularda herhangi bir hiyerarşi söz konusu mu?

Cem Sorguç: Sorularda herhalde böyle bir şey yok ancak o soruları daha çok kronoloji içerisinden İpek ve Funda çekip aldı. Bunlar epeydir sorulan sorular ve bir kısmının cevabı bugün de hemen verilemiyor. İstersek veririz ancak zamanla o cevap hayata geçmiyor.

Mesela bugün akıllı eve dair de bir soru da soruluyor, mülteciler için barınak sorusu da soruluyor. Mimar olarak herhangi bir hiyerarşi olduğunu düşünüyor musunuz?

Cem Sorguç: Mimar olarak aslında böyle bir durum yok. Mimar kimliğimle değerlendirdiğimde her ikisi de benim için bir tasarım öğesi. Onun gerekçesi başka bir şey, fiziki karşılığı başka bir şey. Mülteci için barınak, başkası için akıllı ev, geçmişteki bir şato da birbirinden çok farklı şeyler değil. Mimarın işi her şeyi tasarlamak. Mimar olarak bunlardan birini reddetmek mümkün, mesela ben saray yapmam diyebilirsiniz. Ancak bu, mimari bir tercihten ziyade kişisel bir tercihtir. Bu aslında mimarinin sorusu değil.

Bu şekilde ayırmak mümkün mü? Mimar kimliği diye belirtmek de rahatsız edici geliyor bir yandan. Bu tercihler neden mimarlığın konusu olmaktan ayrılıyor?

Cem Sorguç: Evet, mimar kimliği diye bir şey yok zaten. Kimlik var ve bir de mimarlık var. Bu insani bir sorun. Bu nedenle saray yapmam diyebilirsiniz. Sarayın elektrik hattını döşemem diyen bir elektrik mühendisi de olabilir. Sadece mimarlıkla doğrudan ilişkili bir şey değil. Saraya bitki dikmek istemiyorum diyen bir bahçıvan da olabilir. Oraya ekmek götürmem diyen fırıncı da olabilir. Dolayısıyla mimarlık ayrışmıyor. Hepsi bir meslek ve başka bir yerden de şahsi tercihleri var.

Funda Uz: Ben sorulara bir şey eklemek isterim. Başından beri zaman çizelgesini sorularla bitirmeyi düşünmüştük; çünkü o sorular bugünden geleceğe yazılan bir mektup gibi. Bugünün aklı ve koşullarıyla yarın için soruluyor. Biz de bilmiyoruz bunların yanıtını, zaman gösterecek cevapları ve sorular çoğalabilir de. Yarın tüm soruları önemsiz kılan bambaşka bir soru ya da sorun çıkabilir. Bunların üzerine düşündürtmek önemli, sorular kendi içinde bir cevap barındırıyor gibi değil de başka bir soruya eklemleniyor gibi tasarlandı. Aslı’nın tasarımında sorular birbiri içine kayıyor. Hangi sırada okunduğunu önemsizleştiren bir duvarda duruyorlar. Soldan sağa ya da yukarıdan aşağıya okunacak gibi bir diziyi kıran bir tasarımı var. O yüzden daha öncül daha önemli-önemsiz gibi bir ayrım olmadan ortaya atıldılar. Deniz Cem Önduygu’nun tasarladığı Hane Halkı Grafiği’yle de biz bu soruları soruyoruz ama gerçekler de bunlar dedirten bir yönü var.

Cem Sorguç: Bu, Aslı’nın önemli bir öngörüsü. Serginin geneline baktığımızda bunlar hep bir hipertext okumaya karşılık geliyor. Kafa karıştırıcı gibi algılanabilir ancak bu, aslında bugünün enstrümanı, dili ve kurgusuyla eşdeğer bir aktarımda. Hem konusu ve altyapısıyla hem de bunun şahane bir şekilde görselleştirilmesiyle böyle olduğunu düşünüyorum. Bilginin aynı anda onlu, yüzlü halde aktarımı ve bunun edinilmesi hipertext dediğim kavramı karşılıyor. Soruların çoklu bir şekilde iletilmesi ve görseller bu mantıktaydı. Bu dediğimi yeni jenerasyonlar daha iyi algılıyor, üst jenerasyonlar bunun daha düz yazı ve kompozisyon mantığında iletilmesini talep ederdi. Bu bugünün cümle kurma hali. Sunum olarak epeyce güncel.

Funda Uz: Sergi açıldığından beri çok farklı vesilelerle farklı yaş gruplarından insanlarla sergiyi gezme şansım oldu. O yüzden senin yorumuna katılıyorum Cem. Daha genç insanlar daha kolay içine giriyor. Daha üst jenerasyondan birilerinin daha başka bir beklentisi olduğunu fark ettim. Mesela çocukların kurduğu ilişki de çok ilginç. Sergi tek seferde gezilip hazmedilecek bir sergi değil, zaman geçirip haşır neşir olmak gerekiyor.

Kapı zillerinin bir hikayesi var mı?

Cem Sorguç: Onu Cevdet Erek tasarladı. Bir uyarı sistemi olarak yer verdi. Kapı gözleri ve ziller, sergide ses olsun demekten öte, dış dünya ile mahremin arasındaki sınırı işaret ederek ses ve göze dair olan irtibatı vurguluyor. Aslında, mahremle dış dünya arasındaki çizgi.

Pencereler de öyle bence.

Cem Sorguç: Evet İdil’in videosu da öyle. Bu, Cevdet’le başlayarak İdil’le son bulan geçiş ve toplama hali zaten.

Benim sorularım da oldukça parçalanmış bir yapıda aslında. Sergide “çıkmacılar”ın da anlatıldığı bir kısım var.Devletin yasaları ve uygulamaları çoğu zaman muğlak ve olumsuz sonuçlar doğururken buna karşılık çıkmacıların aslında kanunsuz olan yapısı, malzemeyi yeniden kullanıma soktuğu için, olumlu bazı sonuçlara sahip. Konut meselesinin olumlu bir “anti” hali gibi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Cem Sorguç: O bir tür ekosistem; aslında çıkmacılar, kağıtçılar, çöpçüler, plastik şişeciler, bunların hiçbiri birbirinden farklı değil. Akvaryum gibi düşünebiliriz; büyük ve küçük balıklar vardır ve kendi ekosistemini çok rahat devam ettirir. Okyanustaki büyük balıkların çevresinde dolanan diğer canlılar gibi, yani onlardan sebeplenerek varlığını devam ettiren bir sistem. Bunların hiçbirinin gayesi “Biz geri dönüşümü devam ettirelim, dünyadaki karbon salınımını azaltacağız.” değil. Bunların hepsi bir geçim gayesi. Ancak bu gaye, bu tür şeylerde entelektüel bir forma sokulunca geri dönüşüm haline geliyor.

Bana göre akıllı evin entelektüel yapısından farkında olsun ya da olmasın daha başarılı.

Cem Sorguç: Çünkü akıllı evler, sertifikalar vs. biraz deforme oldu.

Aslı Altay: Çıkmacılar, kağıtçılar beni de çok düşündürüyor. Ehlileştirmek ya da tamamen kriminalize etmek uğruna bu pratikleri sistem dışına itmektense, esas mesele bu oluşumlardan ne öğrenebileceğimiz aslında.

Funda Uz: Biz de bütün bu araştırma sürecinde çok şey gördük ve öğrendik. Bazı şeyleri biliyorduk, deşince arkasından çok acayip hikayeler çıktı. Çıkmacılar benim için böyle olan bir şey. Bu kadar organize ve büyük olduklarını hiç düşünmüyordum. Hatta sonra bir arkadaşım dedesinin böyle bir iş yaptığını söyledi. Yani geçmişinin de çok eski olması heyecan verici. Kentin içinde mikroorganizmalar olarak döngüyü korumada büyük bir rol üstleniyorlar farkında olmadan. Onları işaret ettiğin anda, sistematize hale getirdiğinde onu bozmuş oluyorsun. Sergi, ne bir durumu yüceltiyor ne de yeriyor aslında. Mimarın kendi rolü ve kimliği açısından da o dengeyi korumaya çalıştık. Serginin önemli sözlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum.

Kronoloji neden 2012’de bitiyor? 

Funda Uz: Bir meseleyi anlamak için ona biraz mesafelenmek gerekiyor. Ben o yüzden kronoloji 2013’te bitiyor diye düşünmüyorum. Biz 2000’ler ve 2010’lar diye bakarken 2010’u var eden koşulların son vurgularını 2013’te yakalayıp sergiye koyduk. Burada bitsin gibi bir yaklaşımla da kesmedik. Bugüne kadar getirelim gibi özel çaba içine de girmedik. Zaman çizelgesine 1950’ler, 1960’lar şeklinde tanımlanan olgu yığınları olarak baktık. Özellikle irdelediğimiz yıllar ve kritik eşikler varsa onları zaten hemen karşı duvarda kanunlarıyla belirttik. Bir yasa çıktığında etkilerinin görülmesi zaman alıyor. O yüzden zaman çizelgesinin içinde bağlam yazıları, eşikler ve mimarların üretimleri var. O aslında bulutsu bir alan tanımlıyor. Hiçbir zaman böyle bir çizelge ve tam tarihler şunlardır demiyor. Tabi Gezi’yi buna dahil etmek istedik. TOKİ’nin önemli birtakım girişimlerini de dahil ettik ama özellikle 2016’dan bir şey koyalım gibi bir düşüncemiz olmadı.

Cem Sorguç: Kronoloji panosu için durum bu ancak diğer bölümlerde örneğin bir 2016 yapısı da var. Gezi’den de bahsediliyor. Yapı ve olgu olarak var.

Eklemek istedikleriniz var mı?

Cem Sorguç: Katkıda bulunan herkesten bahsetmek lazım. Aslı hem sergi tasarımında hem grafikte yer aldı. Pelin Derviş koordinatördü. Aslı ve Amina sürekli serginin içindeydi. İpek ve Funda zaman tünelini yaptı. Ceren Oykut desenleri üretti, Hilmi Tezgör’ün edebiyat seçkisi ise küratöryal metinler ve toplantılar sonucunda ortaya çıktı. Cevdet, ses ve zilleri yaptı. Deniz Cem Önduygu kronoloji üzerinden görsel bir özet çıkardı.

Aslı Altay: İmar kanunları seçkisi ile son derece öznel bir dizi müdahale sergide sırt sırta geliyor ve bu bir gerilim hattı oluşturuyor bence. Bütün bu kanunlar nasıl yaşayacağımızın sınırlarını çizmekle uğraşırken, Hilmi’nin edebi seçkisi ve Ceren’in desenleri kişisel tetiklemeler üzerinden gelişiyor, daha insani ve dokunaklı bir okuma sunuyor.

Funda Uz: Ben de Hilmi’nin seçkisini kritik buluyorum. Seçilmiş metinler özellikle bizim zaman kronolojisinde işaret ettiğimiz bağlamlarla çok güçlü bir ilişki kuruyor. Yani sergi bunu göze sokmadan yapıyor. Biraz önce zaman geçirmek derken bunu söylemek istemiştim, çok çabuk tüketilen bir sergi değil. Evin anlamının zihnimizde yeniden ve yeniden kurulmasında edebiyatın rolü çok büyük. Bir yandan da radyodan radyo tiyatrosu gibi Hilmi’nin okuduğu metin bir sürü şeye bağlanıyor ve orada bir kapı zili çalıyor. Yani biz evde radyo dinlerken belki kapı çalardı ve babam işten dönmüş olurdu. Beni bir anda başka bir zamana ışınlayan bir ilişki kurmuştu sesle. Evin anlamı zihinde pek çok çağrışımla kuruluyor. Ne tek başına akademik bir metin, bir bilgi, ne tek başına edebiyat, ne onun görselliği, ne fotoğraf ne reklam. Hepsiyle birlikte kuruluyor.

Aslı Altay: Evet her ziyaret ve her ziyaretçi için farklı şeyler çağrıştırıyor. Örneğin ben sergi üzerinde çalışırken Seydişehir’i görünce hiç hatırlayacağımı tahmin etmediğim anılar yüzeye çıktı. Kimi misafirler için de, kimbilir belki, kapı zillerine basıp kaçtıkları günleri anımsarken konut meselesi eve daha yaklaşıyor.

*Röportaj Linki: XOXO The Mag.