“Tarihi Yarımada ve Zembereğin Boşalması” – Cem Sorguç / Istanbul Art News / Ekim 2015



Bireysel bellek dün ile bugün arasında bir bağ oluşturur. Kollektif bellek ise toplumsaldır. Dolayısıyla tarihsel. İnsan hafızası yani otobiyografik hafıza uzun soluklu, kısa soluklu, anlık gibi süreçler ile tanımlanırken kollektif hafıza gelenekler, mitler, dil, sanat ve gündelik hayatın aktarılmasına bağlı muhtelif temsiller ile tarihselleşiyor.

Kişisel bellek zayıflaması, yitimi ile toplumsal, kollektif unutkanlık arasında bir uçurum gözükse de aslında birbirinden o kadar da kopuk olmayan ilişkiler. Kollektif bir hafıza oluşmamışsa ya da engellenmişse kollektif bilinç de oluşmuyor.
William James’i analım: “Geleceğin yaratılması mevcut bir imgenin geleceğe dair imgeler ile bağlandırılması ise vasıflı ya da vasıfsız geçmişin imgesinin ortadan kaldırılması bu bağlantıyı ortadan kaldırır.” Yani hatıra ölür.

İstanbul sur içi ve hemen çevresi yani tarihi yarımada ile ilgili tartışmalar, modellemeler hep ola geldi. Şu sıralar yöntem üzerinde gündeme gelen durum biraz daha ciddi görünüyor, ya da durum bugün mü bize bu kadar ciddi görünüyor? Yarımada tarihsel geçmişi dahilinde gerek anıtsal gerekse de sivil mimariye dair kıymeti tartışılmaz bir bölge. Neden? Çünkü ne kadar hasarlansa da elimizde, önümüzde olan bir belge. Mimari, kentsel mekan bunların birbiri ile ilişkisi sadece kendi alanı dahilinde değerlendirilebilecek konular değil. Yıllar boyu biriktirilen bilginin, tecrübenin kanıtları. Yapısal, mekânsal bilgi öyle bir bilgi ki size birçok şeyi söylediği gibi bir kısmını da zamana bırakıyor. Bunun mühim nedenlerinden biri yazı ile ifadenin yeterince dolaşımda olmadığı zamanlarda mimarinin bir bilgi ve giz aktarma yollarından biri olması. Kentlerin eski yerleşimleri, tarihi çekirdekleri -ki malum, sadece bu topraklara dair değil- dünyanın her yerinde turizm menşeeli bir sirkülasyona maruz. Korumacı bir bakış ile bunun en azından muhafaza etme niyetini ve gayretini içermesi kabul edilebilir. Ancak durumun bir simulasyon ve hatta simulakr silsilesi olması engellenemiyor. Bunun en önemli nedeni kullanım aşınımı. Turizm ve turist mefhumunun tarihe inmesiyle yapıların bu amaçla kullanımının da palazlandığına şahit oluyoruz. Dini yapılar hariç tutularak koruma adı altında kimi idari yapılar, okullar ve hatta saraylar otel; bir konak, mütevazi bir ev pansiyon haline dönüştü ve dönüşegeliyor. Hiç olmazsa böyle oluyor diyebiliriz ama kendi ortamı, çevresi ve mekansal gerekçesine bağlı mimari/kent arasındaki kesitte etrafıyla birlikte maalesef başka bir şeye evriliyor. Hal böyle olunca konu olan turizm endüstrisi söz konusu bölgeye iyiden iyiye angaje oluyor. Tabii ekonomisi de. Üstüne üstlük olası yeni yapıları da bu simülasyon dahilinde içinde bulunduğu dokusu referanslı tarif edince “bilgi” aldatıcı bir hale gelip kıymetini ve gerçekliğini yitiriyor.
Yıllardır kolektif ve tarihsel hafızaya dayalı koca mekânsal kütüphane zaman içerisinde “tarihi yarımada” tabiri altında soyutlanmış, kendini de kaybetmiş durumda. Şimdiki zaman artık tanıyamadığı, unuttuğu, bilmediği geçmişini telafisi mümkün olmayan bir oranda kaybetmekte.
Anıtlar ile unutkanlık aynı cümlede beraber anılabilir. Anıtlar veya anıt bellenen, anıt vasfına gönderilen yapılar bizi hatırlama yükümlülüğünden kurtarır unutma ihtimalimizi kaldırır. Ama asıl sakıncası “diğerlerini” unutmaya mahkûm eder. Alois Riegl sanat anıtları ile tarihi anıtların arasında bir ayrım yapılamayacağını, ikincinin birinciyi içerdiğini belirtir. Tarihsel bağlam içerisinde de ”eskilik değeri”nden bahseder. Bu tam da bizim birinci, ikinci, üçüncü sıralaması dahilindeki yapı sınıflamamız ile ne yapacağımızı bilemediğimiz kentsel mekan ve yapıların tarif edilememesine denk gelebilir. Eski-yeni, tekil belge-çoğul belge, yapı-kent ve ara yüzü arasındaki ayrımların üzerinde yeterince düşünülmezse, içinden çıkılmaz bir denklem halini alır.
Gelinen, tartışılan nokta itibariyle tarihi yarımada, kısmi eskiliğinden sebep külliyen operasyona gebe hale gelme ihtimalini taşıyor. Ayrıştırılan “anıt”lar yalnızlığı, biricikliği ile hayattan, tarihten, şehirden yalıtılıp turizm için birer odak noktası bellenmeye çalışılıyor. Bunun örneklerine hiç de yabancı değiliz. Gerek İstanbul gerekse de Anadolu’da muhtelif yerler “etrafı temizlenerek” kıymetlendirildiği düşünülen sözde koruma, ıslah örneklerine şahit.

Bir yeni bilgi: Son iki yıl içerisinde insanlığın geride bıraktığı görsel yazılı ve işitsel izlerin toplamı insanlığın tüm tarihi boyunca yaratılanın iki katıymış. bizim kuşağın bir ayda ürettiği iz tarihte 250 yıllık, bir günde bıraktığı iz ise 8 yıllık birikime tekabül ediyor. bu tespit bambaşka bir yeri daha işaret ediyor.

Tarihi yarımada surları yaklaşık 1000 yıllık bir zaman dilimi içerisinde yapıldı, eklendi, yıkıldı onarıldı. Bu yukarıdaki tespite göre bugünün 4 ayına karşılık geliyor. İçerisinde var olan dünyaya ilaveten yenileri katıldı. Bir de üstüne bugüne kadar, 700 yıl daha geldi ve bu şehrin bir biyografisi oluştu. Mesele tam da burada. Konu reel dünya ve yaşanan uzam olunca, görece kısa sürede, çok yol aldığımızı sanmak tartının ayarı, saatin zembereği ile oynamaktan farklı değil.