“Vadim O Kadar Yeşildi Ki” – Cem Sorguç / Istanbul Art News / Kasım 2015




“Tüm kentler toprağın karşıtıdır” der John Zerzan.

Bizler şehirleri kurmak, yerleştiğimiz yerleri yapısallaştırmak, yatay ve dikey büyütmek için programlandık. Gene biz günden güne battallaşan şehirlerin içinde yaşamanın yollarını bu büyüme hali ile paralel hareket ettirmekteyiz.

Mimarlık ve yapı inşasının, yerleşik olma ile direkt bir ilişkisi var. Göçebelik ve gelip geçiciliğin  ise çevreye, doğaya verdiği hasar yerleşiklikle mukayese edilmez. Toprağa ekim, mevsimsel hasat, fayda amaçlı bazı hayvanların evcilleştirilmesi ile bu günden yaklaşık 12 bin yıl önceye tarihlenen tarım toplumuna geçiş evresi, kalıcı yapıların, yerleşikliğin de miladına işaret ediyor.

Bugünü, bin yıllar öncesinin basit tarım toplumu ile karşılaştırmak mümkün fakat tabiat üzerindeki hasarın, tahakkümün geleneği öyle yakın zaman dahilinde dünden bugüne gelen bir süreç değil.

Tarım alanı açmak için mevcut bitki örtüsünü ateşe vererek yok etmek, suyu kanalize etmek tarım toplumu ile başlayan insan müdahaleleri. Nüfus, ulaşım kolaylığı, teknoloji ile bin yıllardır aynı tahribat pek de hesap edilemez biçimde birbirinin katı oranında artıyor.

Araya bir çok dönem girse de endüstri devrimiyle gelen seri üretim ve buna bağlı seri tüketim, gündelik hayata dahil olan araçların bizlerin peyderpey kanıksadığımız, alışkanlık gösterdiğimiz vazgeçilmez, ihtiyaç kabul edilen konforlarımız bir başka milat oldu. Fiziki yapısını muhafaza eder gibi görünse de ölçeğini dramatik bir ivme ile arttırmış olmasa da çoğu kendine has mahalli yer de asri zamanlar dahilinde bu tahakkümün dolaylı aktörü konumunda. Artık yeryüzünde kente dönüşmeyen bir yer bulmak artık imkânsız. En ücra, bâkir algılanabilecek coğrafya parçası dahi gezegenin  herhangi bir kentsel parçası ile irtibatta. Konu etmeye çalıştığım binlerce yıldan beri gelen tarihin bugün içinde bulunduğumuz evresi, küresel bir kentsel evcilleştirme.

Bu koca kent-gezegende  “yeşil yapı” yapmak ne kadar yeterli olabilir? Boş verelim, varoluşu tabiatla kavga ve ondan sakınma üzerine kurulu yapılaşma güdüsünün tarihsel arka planını. Bu koca ve uzun soluklu çerçeve içerisinde kullanım alışkanlıklarının, geçerli beğeninin, ihtiyacı sorgulanmaz öngörünün yapı tasarımına ve kurgusuna hâkimiyeti ne yaparsak yapalım, gerçek manada, çevreye hasar vermeyen bir yapı yapmamıza engel oluyor.

Var olan ya da bolca konuşala gelen, kerameti kendinden menkul bir durum halini alıyor. Niyet dahilinde her ne kadar kollanan hassasiyetin asgari sonuçlarını göz ardı etmek mümkün olmasa da mekan kullanımı ve kaşelenmiş olan “gereksizin gerekliliği” lafının azameti altında eziliyor. Vicdanımızı bir nebze rahatlatıyor olmak yeterli olamıyor.

Gerek bulunduğu yer içerisindeki dar alanında gerekse de küresel ölçekte  kaynağın asgari kullanımı, dönüşümü ile ortaya koymaya kalktığı tasarruf, mevcut yaşam şekilleri ile günden güne artan  konfor ve lüks için sağlanmaya çalışılan azami gerekliliklerle çelişiyor.

Engellenemez ve itiraz edilemez şekilde yapılı çevremiz yayıldıkça yayılıyor. Hepimiz günden güne artan nüfusun ve paylaşımın parçalarıyız. Gene hepimiz yerleşik ya da bazen yerinden olsa da yerleşmeye meyilli bir insanlık evresindeyiz. Yerleşikliğin tabiatı gereği de çevremizi evcilleştirme, kullanma ve tüketme güdüsüne sahibiz. Vicdanımız bizi rahat bırakmadıkça bulduğumuz çarelerle veya retorikle daha az müdahale ediyormuşuz görünmenin de kararsız bir durumu var.

“Çevreye duyarlı sertifikalı yapı”, “yeşil bina” gibi kavramlar etrafında giden yapılar da bir tipolojiyi, bir tasarlama yöntemini işaret etmekten daha ötede tarif edilemez hale geliyor. Biçimsel dili de bu doğrultuda ortaya çıkabiliyor. Bu noktada bulunduğu yerden beslenen, belli bir ölçekte enerji kullanımının asgari halde kullanıma da yansıdığı örnekleri dışarıda tuttuğumu belirtmeliyim. İçerisinde şartlandırılmış atmosferi ile şartlandırılmış kullanımların at başı gittiği koca bir alışkanlıklar dünyası dolaştıran ve kendini bundan mütevellit “yeşil”, “sürdürülebilir” gibi sıfatlara indirgeyen yapılar ki asıl gayesinin önünde duran bir engel olarak kaynak kullanım alışkanlıklarını, şımarıklığını sürdürüle geldiği açık.

”Vadiden bir şeyler eksildi ve asla eskisi gibi olmayacak…”

*Görsel: Carsten Höller / Berlin 2011